YOL
Sağ tarafımızda bazen turkuaz, bazen masmavi, bazen koyu lacivert deniz; solumuzda tarlalar, zeytinlikler, ormanlar, suyu tükenmiş çeşmeler, tepelerin ardındaki köylere ulaşabileceğimiz daracık tozlu yollar.

“Öyle zamanlar olur ki nereye gittiğin önemini kaybeder. Çünkü önemli olan kiminle gittiğindir” demiş Tolstoy.

Bol güneşli,sıcak bir Eylül sabahı Karaburun’a doğru yola çıkarken, Tolstoy’un bu sözünü hatırladım, yol arkadaşıma, Petek’e baktım.
Kapının koluna uzanacak yaşa geldiğinde gitmeyi öğrenenlerdendi, bütün yolculuk tutkunları gibi… Bizim için önemli olan bir yere ulaşmak değildi, tek istediğimiz yalnızca yolda olmaktı.

Sağ tarafımızda bazen turkuaz, bazen masmavi, bazen koyu lacivert deniz; solumuzda tarlalar, zeytinlikler, ormanlar, suyu tükenmiş çeşmeler, tepelerin ardındaki köylere ulaşabileceğimiz daracık tozlu yollar, bir çay içimi uğradığımız tenha kahvehaneler, yüzlerine gülümseme iliştirmiş köy sakinleri, küçük iskeleler, boyası solmuş balıkçı sandalları, ufku süsleyen adalar, sarp kayalıklar, kanyonlar, yukarılarda görünüp kaybolan ak bulutlar bizim içindi…


Eski Çeşme yolunda İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü sapağından itibaren başladığınız yolculuk, Ildırı üzerinden Çeşme’ye ulaşıncaya kadar toplam 200 kilometrelik, dört beş saat süren, sizi her köşe başında yeni bir sürprizle karşılayan, keyifli bir macera…
Bu yolculukta görecekleriniz saymakla bitmez… Gülbahçe’den itibaren onlarca sahil köşesi, yerleşim yeri, köyler, bükler, çeşmeler, kalıntılar, küçücük iskeleler, plajlar keşfetmeniz için hazır…

TARLADAN TEZGAHA

İlk durağımız Balıklıova… Ekmeği ve kurabiyesi meşhur. Mevsimine göre enginarı, kavunu çok lezzetli. Nergisinin kokusu sarhoş eder Kasım’da… Balıklıova’dan ne alırsanız alın bilin ki birkaç yüz metre gerideki tarlalardan, bahçelerden, bostanlardan toplanmış tezgaha konmuştur. Vaktiniz varsa denize bitişik çay bahçelerinden birine oturup, kahvaltı yaparken bir yandan ördekleri besleyin…
Yola devam ettikçe karşınıza yarımadanın köyleri Eğlenhoca, İnecik, Kösedere, Ambarseki, Saip, Bozköy, Tepeboz, Hasseki, Sarpıncık, Parlak, Salman ve Küçükbahçe köylerinin levhaları çıkacak. Akdağ’a doğru tırmanırsanız hem rüzgar türbinlerinin arasından fırsat bulursanız baştan başa Ege Denizi’ni görmeniz, hem de Yaylaköy ve Ovacık’a uğramanız mümkün. Karaburun yarımadası aynı zamanda iki Yunan adasının ülkemize en yakın olduğu yerlerden biri. Kömür burnundan Midilli 17.1 mil, Denizgiren’den Sakız Adası 9.7 mil uzaklıkta… Akşam olduğunda Akdağ’dan ışıklar içindeki bu iki adayı seyredebilirsiniz.

YÜZLERCE DURAK VAR

Karaburun yarımadasının güzellikleri yalnızca köyleriyle sınırlı değil. Ardıç, Kaynarpınar, Esendere, Saipaltı, Akbük, İçme Kıyısı, Boyabağı, Kuyucak, Yeniliman, Çakmacık, Azmak, Hamzabükü, Kumbükü, Badembükü, Eğriliman, Yeniliman, Tuzla Koyu, Gerence, Karareis, İris Sazlığı ve Ildırı görebileceğiniz yerler arasında… Karaburun yarımadası aynı zamanda iki Yunan adasına en yakın yerlerden biri… Kömür burnundan Midilli 17.1 mil, Denizgiren’den Sakız Adası 9.7 mil uzaklıkta… Akşam olduğunda Akdağ’dan baktığınızda.
Yarımadada bu kadar doğal, kültürel ve tarihi zenginliğin arasında bölgenin simgesi haline gelmiş iki önemli durak var. Bunlardan biri Sazak Köyü, diğeri Karaburun (Sarpıncık) Feneri…
“Sazak, Türkiye’nin Ege kıyılarında İzmir şehrinin Karaburun ilçesinde yer alan 1922 yılında diğerleriyle birlikte boşaltılan bir Rum dağ köyü. Zamanında bağlarında lezzetli şaraplar ve pekmezler üretmek için rizaki üzümleri yetiştiren bu köyün ve çevre köylerin Rum sakinleri, aslında en az geride kalanlar kadar bu toprakların sahibi olsalar da, İzmir’i işgal eden Yunan ordusuyla bir sayıldılar, Karaburun koylarından denize dökülüp, öldürülüp, sürüldüler; arkalarından köyleri talan edildi.

SESSİZ BEKLEYİŞ

O günden bu yana, yani tam 87 yıldır, yeraldığı sarp yamaçta, güçlü rüzgarlara, Midilli ve Sakız adalarına yüzü dönük, hala ayakta kalan taş evleri ve eşsiz siluetiyle ıssız, yalnız ve korumasız bekler Sazak…
2009 yılının Ağustos ayında 50 kadar Yunanistan vatandaşı Patras yakınlarından Türkiye’nin İzmir ilinin Karaburun ilçesine geldiler. Onlar ikinci kez düzenlenen Karaburun Yarımadası Türk-Yunan Dostluk Günleri kapsamında, tam 87 yıl sonra dedelerinin terketmek zorunda kaldığı toprakları ziyaret edecek olan torunlardı. 6 Ağustos akşamı, yöre sakinleriyle ilk buluşma yemeğine katılmak üzere Küçükbahçe köyüne giderken, otobüsleri durdu ve yola indiler. Basan akşam karanlığında, uzaktaki Sazak köyüne ya da onların deyişiyle Sazaki’ye baktılar.”
Yukarıdaki satırlar Karaburun yarımadasında 1923 yılındaki mübadele sırasında boşaltılan, çoğunlukla Rumlar’ın ve on kadar da Türk ailenin yaşadığı Sazak köyü ile ilgili “Sazak’ın dikenleri” belgeselini hazırlayan Gökhan Akçura’ya ait…
Sazak köyü, konum olarak Ege’de, Karaburun yarımadasının batı kısmında, Sakız adasının tam karşısında yer alan eski bir Rum köyü. 1923 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan mübadele anlaşmasıyla burada yaşayan Rumlar bölgeden ayrılıp Sakız adasına göç edince köy tamamen boşaldı. İlk olarak eski sahipleri tarafından götürülemeyen ev eşyaları daha sonra kapı ve pencereler, kiremitler, bahçe çitlerine kadar her şey talan edilince köy bu günkü yalnızlığına itilmiş oldu. Rum yerleşimi zamanında yamaç kısmında kalan verimli topraklarında uzun yıllar boyunca başta üzüm ve zeytin olmak üzere tarım işlemeciliği yapıldı. Bu bölgenin üzümlerinden yapılan pekmez ve şarapların çok tanınmış olduklarından günümüzde bile söz ediliyor. Sahil kısmında bulunan fakat günümüze kadar ulaşamamış iskelesi ise zamanında balıkçılık ve ticaret amacıyla kullanılıyordu.

80 YILDIR YANIYOR

Sarpıncık Köyü yakınlarındaki Karaburun Feneri ise ülkenin her köşesinden gezginlerin günbatımı izledikleri emektar fenerlerden biri… Hizmete girdiği tarih 10 Ocak 1938.. Emektar fener o günden bu yana Ege’nin zifiri karanlığında yolculuk yapan gemilere ve teknelere ışık yaymaya devam ediyor. Birkaç yıl önce güneş enerjisi ile çalışmaya başlayan Sarpıncık Feneri denizden 97 metre yükseklikte ve 12 mil uzaktan görülebiliyor. Karaburun’un en sakin köşelerinden birinde, denize ürkerek bakabildiğiniz sarp kayalığın üzerinde kurulu fener beyaz kulesi ve bir zamanlar bir fener bekçisinin ailesiyle birlikte yaşadığı kırmızı çatılı küçücük lojman binası ile ilgiyi çekiyor. Sarpıncık Feneri’nde günbatımı izlemek hem fotoğrafçıların hem de gezginlerin en büyük keyfi… Sarpıncık Feneri’nde günbatımı her mevsimde farklı güzel ama gökyüzünü bulutların süslediği, iyot kokuları ile kekik kokularının birbirine karıştığı ilkbahar aylarını tercih edin. Belki üzerinizden de ufka doğru yol alan kuşlar geçer…Biz son ziyaretimizde fenerin ve çevresinin temizlendiğini, lojmanın pırıl pırıl boyandığını ve burayı turizmin bir simgesi haline getirmek için bilinçli bir adım atıldığını keyifle gördük…
Sarpıncık Feneri’ni şimdiye kadar görmediyseniz nasıl gidebileceğinizi de yazalım. Önce 104 kilometrelik yolculuk yaparak Karaburun’a ulaşın, fenerin bulunduğu Sarpıncık Köyü ilçeden 14 kilometre uzaklıkta. 1800 yılında kurulan 45 haneli köyü geride bıraktıktan sonra sağda Sarpıncık Feneri levhasını göreceksiniz, daracık bir yoldan denize, aşağıya doğru inişe geçin. Doğanın ortasına bir hançer gibi saplanmış rüzgar türbinlerinin yanından fenere ulaşabilirsiniz. Fener ve çevresi serin, günbatımı izleyecekseniz mutlaka yanınızda sizi rüzgardan koruyacak kalın giysiler bulundurun.

İSKELESİZ OLMAZ

Yarımadayı dolaşırken saatler o kadar hızlı akıp gitti ki hava karardığı için dönüşte Karaburun İskele’ye uğrayıp, dalgaların sesini dinleyerek birer bira içmeye fırsatımız olmadı. Ama siz mutlaka uğrayın…
Bu arada yarımadayı dolaşırken yavaş yolculuğun tadını çıkarın, bütün duraklara vakit ayırın, amacınız gezmekse bölgenin ağacını, çiçeğini, böceğini yoketmek pahasına yapılan yeni yolu kesinlikle kullanmayın…
Unutmayın, seyahatin önündeki tek engel kapının eşiğidir ve yolculuk aşk gibidir; hayallerinizi gerçeğe dönüştürür…
Yol aşkınız hiç bitmesin…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here