Eğitim fakültesi mezunu olmasına karşın eğitim sistemine duyduğu güvensizlik nedeniyle öğretmenlik yapmayan ve kendini renklerin büyülü dünyasına bırakan Gölgeli, İzmir’deki atölyesinde aralıksız resim yapıyor. Kendini resim yapmaya o kadar kaptırmış ki yaptığı resimleri sergilemesi gerektiğini dostları hatırlatmasa hiç aklına gelmeyecek.

Gölgeli, resimle olan ilişkisini ve sanatını şöyle ifade ediyor; “Bir gün bir dostum bana sordu; Neden resim yapıyorsun? Hemen arkasından “demek ki bir derdin var” diye ekledi. En genel tarif ile tarihsel açıdan insan muazzam bir akıl çağındadır. Bu çağda ilginç olan aptal, hoyrat ve acımasızca yaşıyor olmamız. Sorunlara çözüm olmak mümkün iken, soruna bir yenisini eklemeyi uygun görüyoruz. Tür olarak ne kendimize ne de bir başka canlıya yaşam hakkı tanımıyoruz. Bugün bir ressam olarak önceliğimi tamamen estetik bir soruna bırakamamanın çaresizliğini yaşıyorum.”

“Paryalar” ile dikkatleri üzerine çeken Burçak Güner Gölgeli ile sanatını, yaşadığı çaresizliği, eğitim sistemini, günümüz resim sanatına bakışını ve yeni projelerini konuştuk.

Paryalar serisi nasıl başladı?
Çocukluğumda kentleşme sürecindeki mahallemizde tek katlı, bahçeli evler yıkılarak yerine önce üç katla başlayan sonra kat sayısı artan apartmanlar dikiliyordu. Bu inşaatların önüne kum yığınları dökülüyordu. O kumların arasından killi topraklar çıkarır, köpek heykelcikleri yapardım. Tüm arkadaşlarım gibi ben de bir köpeğim olsun isterdim. Olmayınca, bu heykelcikleri kendime oyun arkadaşı yapıyordum. O enerjiyi özlemiş olmalıyım ki, insan figürünü bir süre komposizyonlarımdan çıkarmak ve köpeklerime geri dönmek istedim. Fakat gördüm ki dünyada istemediğimiz şeyler oluyor. Türümüz hiçbir şeye tahammül edemiyor. Sokaktaki canlıların aşağılanıyor, hor görülüyor. Paryalar kelimesini biraz olsun inceler, anlamına bakarsanız, seriye bu ismi vermekte zorlanmadığımı göreceksiniz. Dünyanın en eski sorunlarından biri olan “paryalar” bu serinin ruhunu oluşturuyor.

Paryalar ile vermek istediğiniz mesaj nedir?
Bir gün bir dostum bana sordu; Neden resim yapıyorsun? Hemen arkasından “demek ki bir derdin var” diye ekledi. En genel tarif ile tarihsel açıdan insan muazzam bir akıl çağındadır. Bu çağda ilginç olan aptal, hoyrat ve acımasızca yaşıyor olmamız. Sorunlara çözüm olmak mümkün iken, soruna bir yenisini eklemeyi uygun görüyoruz. Tür olarak ne kendimize ne de bir başka canlıya yaşam hakkı tanımıyoruz. Bugün bir ressam olarak önceliğimi tamamen estetik bir soruna bırakamamanın çaresizliğini yaşıyorum. Hangi hikayenin derinlerine inseniz, hep bir şiddet ve yıkım var. Barbarlık her yerde. Meselenin cinsiyet, millet ya da inanç meselesi olmadığını düşünüyorum. Biz kolektif bilincimizle başka bir türü (örneğin köpekler) maddi çıkar için dövüştürüyoruz. Yalnız ve boğucu gri evlerimizde süslü biblolar gibi besliyoruz. Canımız sıkılınca sokağa terk ediyoruz. Sokakta kendi çöplüğümüzü görmeksizin, bu canlıları sorumlu sayıp, doğası gereği oluşan her türlü biçeminden rahatsız oluyoruz. Genetiği ile oynuyor kendi hatamızı kabullenmeksizin, öteliyoruz. Irklar arası kıyaslamalar yapıyoruz. Benim için bir alman kurdu ya da golden paryadır. Tüm paryalar bizi anlatır. Ne olması gerektiği değil, ne olmamamız üstüne bir çağrıdır.

Günümüzde resim sanatının bulunduğu konumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Zemine bakmak gerekiyor diye düşünüyorum. Zeminden kastım nasıl bir tüketim içinde olduğumuz. Televizyon tarihinin büyük tahribatı içindeyiz. Türkiye, neredeyse tüm sanatsal faaliyetini televizyon çevresinde düşünüyor. Televizyon bir konuya ne kadar değiniyorsa onunla yetiniyoruz. Okul yıllarından beri seyircinin sergi salonuna geldiğini görmedim. Kafe, bar gibi ortamlarda, görmediği tuvalleriniz hakkında yorumlar yaparlar, büyük fikirler beyan ederler, bir resmin nasıl olması gerektiğini tariflerler. Tesadüf, bir ikinci görüşme olursa Picasso muamelesi yaparlar. Picasso’yu eleştiren bir bakış açısı kazandığınızda, akademi, kutsal kitaba küfür etmişsin gibi aforoz eder. Yanılmıyorsam 1998’de John Berger’in “Picasso’nun başarısı ve başarısızlığı” okuma listemize girdiğinde müthiş sevinmiştim. Tespitleri müthişdir. Ne çok ortak fikrimiz var demiştim. Sorun tam da bu noktada başlıyor. Her cümlem John Berger alıntısıyla desteklenmedikçe, konuşamıyordum. Okullarımızın sanat eğitmenleri, sanatçı adayı yetiştirmesinde batı dokunulmazlığı, mutlak bir kabul üstüne olunca, bir sürü kopya üretiyoruz. Sanat tarihi dersleri, sanatın özgürleşme serüvenini anlatır durur. Tüm disiplinler birbirini tetikler. Ama günümüzde edebiyat felsefeden, felsefe estetikten, estetik siyasetten müthiş kopuk. Kimse anlamadığı için sorgulamıyor, sessizce alkışlıyor. Bir de kamplaşmalar var. Mesela yıllardır güzel sanatların üç büyük kalesi var. İzmirli Eskişehir’i, Eskişehirli İstanbul’u içine almak istemez. Hele bir de eğitim fakültesi çıkışlıysan dışarıda kalırsın. Mualifsen partileşmekten başka şansın yok. Partili ise duvara slogan veya afiş bekler. Böylesi çoğalan bir yalnızlıkta kendi başınasındır. Kendi kendine üretirsin. Şartların ağır bedeller ile donatılmıştır. Bu zemin üstüne Türk resmi nasıl bir gelişim izleyebilir ki! Öte yandan dünyaya baktığımızda yozlaşma hızla devam ediyor. Herkes dijital bir pencerenin janjanlı ışıklarından resme bakıyor. Ressam tek tipleşiyor. Boyası, fırçası, düşü tüm coğrafyalarda aynı. Eskiden kuzey ressamı, güney ressamı ya da balkan boyaması gibi farklar olurdu. Ekoller arası resim anlayışlarının felsefi kavgalarını izlerdik. Şimdi kapital büyüsü var. Kimin ne yaptığı değil ne kadar sattığı ön plana çıkıyor. Bu tarihi başlatan Picasso’dur. John Berger bunu talihsizlik olarak kaydederken sanat çevrelerince yuhalanmıştır. Türkiye’nin konumu gereği bu tarafı kopyalaması büyük talihsizlik.

Diğer serileriniz “Küpürler” ve “Adem Çıkmazı”ndan biraz söz eder misiniz?
Aslında sanat ilginç ve zevkli bir alan. Pek çok şeyden beslenirseniz, sizi hiç ummadığınız bir üretim alanına sürükler. Bir ressamın askerliği de ilginç olabiliyor. Askerde, elimiz kağıt kalem tutunca evrak işleri de bize kaldı. Mesela mavi mürekkeple evrak düzenleyemezsiniz, siyah olacak. Özel durumlarda ise kırmızı. Ben askerde çok şükür kırmızı evraklara hiç bulaşmadım ama renklerle düşünen biri için, bu siyah tavır rahatsız ediciydi. Parkamın iç cebinde bir eskiz defteriyle birçok asker çizimi yapmıştım. Siyah pilot kalemim orada gelişti. Sivile dönünce bu kalem ile dostluğum devam etti. Aslında Ferhan Şensoy’un mizahını bilenler “Küpürler” serisini daha iyi anlayacaktır. Birgün gazete haberlerinin sürekli görsellerle desteklendiğini fark edince, bu seriyi oluşturmaya karar verdim. Beni orada rahatsız eden şey, görsellerle haberin manipülasyona uğramasıydı. En basit bir kaza haberinde bile fotoğraflar resmen tacize başlamıştı. Halbuki kadının orada canı yanıyor. Bisikletle tatile çıkmış bir zihniyetin yırtmacıyla bağ kuruluyor. O haberi kimse okumuyor, fotoğrafla erk yargılar geliştirmesi teşvik ediliyordu. Bir ressam böylesi bir algı operasyonunda, nasıl bir karşı tavır sergileyebilir diye düşünerek, spontan günlük not tutmaya başladım. “Küpürler” serisi böylesi bir gazeteyi yeniden okuma çabasıydı.

“Adem Çıkmazı” yine bilmediğim başka bir alanı anlayabilme çabasıdır. Kadınların isyanına karşı, kendi bilinçaltıma karşı açılmış bir savaş. ‘Nü’ başlı başına bir malzemedir. Çıplaklık, resmin inşasında kavramı defalarca deforme etmiştir. Her yüzyıl bedeni, sansasyonel biçimde kullanmıştır. Gustaw Klimt ve resimlerinde kadın ve toplumun ikiyüzlülüğü bir isyana dönmüştür. Erotizm ve pornografi batının tekelinde kadını incitmiş ve bir meta haline getirmiştir. Bugün türban kendi inanç değerlerinin dışında yeniden inşa edilirken, pornografiden çok bağımsız hareket etmediğini görebilirsiniz. Halbuki bizim toplumumuz, tarihinde kadını ile savaşan, yeri geldiğinde onun tecrübesini değerlendiren bir toplumdu. Gerekirse bireysel yetenekleri doğrultusunda, önümüzde duran, cinsiyetçi bir ilkellikten bakmaksızın, birlikte yürüdüğünüz bir dost, yoldaştı. Adem ve elma hikayesinin topluma kazandırdığı form eleştirilebilir olsa da batının dönüştürdüğü pornografi zihniyetinden uzak değildir. Kadına verdiğimiz biçim bizi tarifler. “Adem Çıkmazı” tarihsel serüvenimizde bir durum tespitidir.

Eğitim fakültesi mezunu olmanıza rağmen öğretmenlik yapmıyorsunuz. Bunun bir sebebi var mı?
Üniversite yıllarının ilk zamanlarından beri eğitim konusunda bir bilgi krizi vardı. Ağzımızı açamıyor, soru soramıyorduk. Ya çok tembeldik ya da hiç okumuyorduk. Başlarda buna çok inandım. Sürekli okumaya başladım. Okula 1996 yılında girdim. O zamanlar görsel metin yapısı siyah-beyaz. Dolayısıyla bizim herhangi bir sanat eserini renkli görmemiz söz konusu değildi. Birden renkli baskı dönemi çok faiş fiyatlarla yaşamımıza girdi. Bir arkadaş o yıllarda 10 günlüğüne Hollanda’ya gitti. Dönerken yanında kaçak yollardan çektiği fotoğraflarla geldi. Bir pozunda güneş ışığının netliğinden faydalanarak Picasso’nun bir heykelinin fotoğrafı vardı. Heykelin kaynak izlerini bile görebiliyordum. Şimşekler çaktı zihnimde. Nasıl olur da Picasso biz insanlar gibi kaynak yapar diye düşündüm. “Tanrı sanatçı” ve sanat eseri birden muhteşemliğini yitirdi. Sonradan öğrendim ki bu tip sanat eserleri müzede izinle ve profosyonel fotoğrafçılarla yapılıyor. Fotoğrafçılar objeyi yeniden yorumluyor. Aldığım eğitimi sorgulamaya başladım. Bu süreçte enstalasyon sanatı ile tanıştım. Boyanın imkanlarıyla olmayacak bir sorunu ele aldık. Bu yozlaşmış eğitimi hem de sanat eğitimini nasıl kendilerine iade edebiliriz diye düşündük. Sembolik olarak binayı kurdela ile çevreledik. Amacımız sanatsal bir okulda tepkileri ölçmekti. Bir hafta sessiz kaldılar. İki katlı binanın birinci kat pencerelerine kadar kırmızı kumaş sarkıyordu. Dolayısıyla birinci katta bulunan atölyelerin gün ışığı kırmızıya bulanmıştı. Öğrenci arkadaşlarımız tepkisiz, hocalar tepkisiz… Biz de eylemimizi sonlandırmaya karar verdik. Anlamıştık artık eğitimin kayıtsızlığı ve boşluğu herkesin işine geliyor.

Sonrasında kurul toplandı. Disiplin cezası alsak mı almasak mı? Harika bir plan yapılmış. Hangi derse girsem kalıyorum. Yerel ya da ulusal, köklü yarışmalardan ödül alıyorum ama resim dersinden kalıyorum. Resim dersinden bırakan hocam aynı akşam ödül töreninde istemeye istemeye ödülümü takdim ediyor. Özetle eğitim anlayışı öğretmenin sadece rehberlik yaptığı ve öğrenme merkezli bireyin ihtiyaçlarını ulaşılabilir olanaklarla donatarak kendi kendine öğrenebileceğini savunan bir sistem. Doğru sanat yapıtına doğru temas yine öğrenmenin en etkin yolu şüphesiz. Bir de bu iş kendi kendine resim yaparak öğrenilir. Yerli veya yabancı bu işe kafa yormuş kimse aksini iddia edemez diye düşünüyorum.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here