Milli Eğitim, artık gına geldiğimiz; gençlerin sigara ve madde bağımlılığı gibi kötü alışkanlıkları kadar önemli bir başka bağımlılığa daha parmak bastı.
Son yıllarda giderek artan ve salgına dönüşen bu tehlikenin adı: Teknoloji bağımlılığı.
Cep telefonu, internet, tablet ise bu bağımlılığın silahları.
Geçtiğimiz günlerde bir lisede veli toplantısına katıldım. O sınıfta ders veren bütün öğretmenler, sırayla gelip konuştular ve durum değerlendirmesi yaptılar. Hemen hepsinin orta ya da lise çağında çocukları var.
Aynı dili kullandılar ve teknoloji bağımlılığı yüzünden okullarda başarı oranının giderek düştüğüne dikkat çektiler.
Milli Eğitim Bakanlığı, bu konuda ciddi bir çalışma başlatıyor. Orta okullarda cep telefonu kullanmak yasak ama liselerde serbest. Ancak öğretmenler, ders sırasında bile öğrencilerin, sessize alarak cep telefonlarını kullandıklarını söylediler. Bir öğretmen şöyle dedi:
“Sigara ve madde bağımlılığı konusu zaten büyük bir dert. Onunla başa çıkma konusunda velilerden beklenen desteği alamıyoruz. Velinin önleyemeyeceği bir tehlikeyi biz nasıl önleyebiliriz ki. Buna rağmen Milli Eğitim Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ile işbirliği yaparak bu tehlikeyi bir nebze olsun durdurmaya ve önlemeye çalışıyor. Ama teknoloji bağımlılığı, artık velilerin çözebileceği bir şey. Biz derste cep telefonu kullanımını engelliyoruz ama o çocuk, evinde bütün gün elinden bu aleti düşürmüyor. Anne baba uyaracak, o telefonu ya elinden alacak ya da bir kodta uygulayarak kullanımını kısıtlayacak. Aksi halde yakın gelecekte teknoloji bağımlılığı, sigara ve madde bağımlılığının da önüne geçecek görünüyor.”
Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu konuda ciddi bir çalışma başlatmakta olduğunu öğrenmek de güzel bir gelişme.
Sokakta , otobüste, trende, vapurda etrafınıza şöyle bir bakın. Bütün gençlerin elinde cep telefonu. Etraflarıyla hiç ilgilenmiyorlar. Bu gençlerin dikkatlerini derslerine yönlendirmeleri ne kadar kolay olabilir ki?

***
Biraz nezaket lütfen

İki hafta önceki köşemde; trafik polisinin, hatalı olduğuna inandığım bir ceza zaptı konusunu ele almıştım.
Bu, bizim temel görevimiz.
Uyarmak, yanlışlar varsa düzeltilmesini istemek ve sonucunu beklemek.
Ama ne yazık ki, yazdığımızın hiç bir işe yaramadığını görüyorum.
Trafiğin basınla ilgili mutlaka bir birimi vardır. Dilerdim ki, bu birim, cevaben bizi bilgilendirsin.
Üç şık var:
1-Yazdığınız yanlış. Biz hep öyle yapıyoruz.
2-Uyardığınız için teşekkür ederiz. Gereken yapılacaktır.
3-Sana ne? Sana mı kaldı trafik polisini eleştirmek?
Vallahi, üçüne de razıydım.
Hangi cevap gelirse gelsin, tatmin olurdum.
Ama gelmedi.
Öğrendim ki, bizim dünyamız başka, trafiğin dünyası başka.
Aramızda kalın, geçilmez bir duvar var.

***

Böyle olunca umursamazlığın, toplumda nasıl rahatsızlık noktasında olduğu konusuna biraz özen göstererek çevrenize o gözle bakıyorsunuz.
Günümün neredeyse yarısı Alsancak semtinde geçiyor. Yürüyüş boyunca görüyorum ki, etrafta yasak yere park etmiş araçlar var. Bunlar, var olan katlı otoparka girmek yerine yol üzerine park etmişler. Belli ki, çoğu hata işlemiş.
Ama gelin görün, o sırada bölgede turlayan trafik aracından bir anons. Anons değil, azarlama. Polis, uyarmıyor, sözleriyle “Gelirsem döverim” diyor. Alsancak semalarında önce bir siren sesi, ardından hiç de nazık olmayan bir hitap.
O cezayı hak eden araç sürücüsünün bile böyle bir muameleyi hak ettiğine inanmıyorum.
Kanun ne emrediyorsa yap ama hakaret etme.
Bağırmak, biraz da hakaret etmek demektir.
Bunu yapma.
Bütün trafik polislerinin böyle olduklarını söylemem mümkün değil. İçlerinde inanılmaz nazik olanlar var.
Doğrusunu onlar yapıyor.

***

Eskiden de vardı böyle şeyler. Ama bir muhatap da vardı ve bunu izleyen bir mekanizma da.
Şimdi var ama işlemiyor.
Acı olan tarafı bu.
Alışacak mıyız?
Hayır.
Polise olan sevgi ve güvenimizi koruyarak direneceğiz.

***
Mal varlıkları meselesi

CHP İzmir Milletvekili, sevgili arkadaşımız Atila Sertel, siyasilere çağrıda bulunarak mal varlıklarını açıklamalarını istemiş.
Bu, öteden beri yapılır.
Başka bir şey daha yapılır: Bazı özel makamlara ya da görevlere gelenlerden mal beyanında bulunmaları istenir. Bu beyanlar alınır, dosyaya konur ve saklanır.
Sonrasına hiç bakılmaz.
Öyle görevler vardır ki, şeytana uyan o görevlerin sahipleri, kısa zamanda köşeyi dönerler, yırtık altı yırtık ayakkabı ile geldikleri o makam ve görev, kendilerine yatlar, villalar, lüks otomobiller, şişkin banka hesapları kazandırır.
Sadece siyasilerin değil, bürokratların da bu mercek altına alınması gerekir aslında ama ben bunun gereği gibi yapıldığına hiç tanık olmadım.
Hangi görevler olduğunu söyleyerek herkesi töhmet altında bırakmak istemem. Ama rant sözcüğünün ilk akla geldiği bu görevlerin neler olduğunu sizler de biliyorsunuz.
Devlet, ciddi bir yönetim tarzı benimsiyorsa bunu izleyen bir sistemi de kurar.
Mal beyanını belli aralıklarla raflardan indirip durum değerlendirmesi yapar.
Bu, gerçekten yapılabilse dudak uçurtatan öyle örnekler çıkacak ki ortaya.
Emekliliğinde, çalıştığı yılların dört beş katı lüks içinde yaşayan bürokratlar var bu ülkede.Toplum içinde hemen göze batıyor bu şaşalı yaşamları.
Onun için Atila Sertel’in sadece siyasilerle sınırlı tutulmaması gereken bu mal varlığı çağrısını devletin ciddiyetine havale ediyorum.
Rüşveti, haram değil hak gibi algılayan bir anlayışla mücadele, ancak ve ancak devlet ciddiyetinin sağlanmasıyla olur.
Gerisi boş.

***

Soyadı üzerine

Soyadı Kanunu, 21 Haziran 1934 yılında kabul edildi.
O zamana kadar, ailelerin lakapları vardı, kişiler, bu lakaplarıyla anılır, tapuda, askerlikte, günlük yaşamda büyük zorluklar yaşanırdı.
Nüfus müdürlüklerinin ihdasıyla bu konu, bir devrim olarak yürürlüğe kondu.
Ama ne oldu?
Soyadı tespitinde tam bir keşmekeş yaşandı.
İşi ciddiye alanları bir kenara bırakalım; inanılmaz komiklikler çıktı ortaya.
Nüfus memurları, kütüklere olmadık isimleri soyadı diye yazdılar, o ailelerin gelecekleri ile oynadılar.
O kadar çok örnek var ki…
Aynı keşmekeş isimlerde de yaşandı. Aslında bu hala yaşanıyor.
Özellikle Güney ve Doğu Anadolu’daki ailelerde isim ve soyadı konusunda nüfus memurlarının büyük hatalar yaptıkları ortaya çıkıyor.
Görev yaptığım bir komisyonda; bu isimler sıkça önümüze çıkıyor:
Ördek, Makina, İdare, Kıyafet (Kifayet denmek istenmiş), Kürdistan, Hava (Belli ki Havva denmek istenmiş), Avare…
Bu isimlerin, insan yaşamını tümüyle yöneteceğini unutmayalım. Çocuklur, okul, iş dönemi… Ve de evlilik. Kimbilir hangi sorunlarla karşılaşılıyor.
O nüfus memuru, bu hatayı yapmasa iş bitecek.
Aynı şekilde soyatlarında da garabetten geçilmiyor.
1960’lı yıllarda ulusal bir gazetenin yan yayını olan kültür ve sanat dergğisinin yönetmeninin soyadını hatırlıyorum:
“Dikenlisarmaşığatırmanıroğlu”
Evet. Soyadı resmen böyleydi. Bilmiyorum, sonradan mahkeme kararıyla değiştirdi mi?
Yöne önümüze gelen ilginç örnekler var:
Piliç, Çalan, Enayi, Ayıoğlu gibi..

***

Askerde komutan, kışlaya gelen gençlerin ad ve soyadlarını sormuş.Bir genç soyadını söylemiş:
“Bababababa”
Komutan sormuş:
“Baban kekemeydi galiba?”
Delikanlı cevap vermiş:
“Babam kekeme değildi komutanım ama nüfus memuru pşt…’tu”

***

Evet; Al, oku, getir

Sevgili Oğuz Tümbaş, 9 Eylül Gazetesi’ndeki köşesinde çok güzel konulara değiniyor.
Onun akıcı üslubuyla öyle çok şeyden haberdar oluyor, bilgileniyoruz ki.
Oğuz, 13 Aralık Çarşamba günkü köşesinde de Milas Ören’de berberlik yapan Kıvanç Başkan’ın başlattığı “Al, oku, getir” adıyla bir kitap kampanyası başlattığını yazmış ve kitap bağışı yapmak isteyenler için de bir adres vermiş:
“Kıvanç Başkan-İsmet İnönü Caddesi. Ören Mahallesi. No:230/C Yalı Berber, Milas-Ören/MUĞLA”
Kendisine ulaşan bu kitapları okumak için bekleyen o kadar çok insan var ki..14 ayrı yerde kitaplıklar kurmuş. Herkes harıl harıl kendi imkanlarıyla temin ettiği kitapları okuyor. Bu adrese kitap gönderelim lütfen.

***

Şiire merhaba

Acıdır; şiir yazmıyoruz, şiir okumuyoruz.
Genelde böyle.
Ama özelde bunu inatla sürdüren dostlarımız var.
İnadına ama inadına şiir yazıyor, şiir kitabı yayınlıyorlar.
Oğuz Tümbaş, Ercan Doğu, Okan Yüksel ve son olarak Hulusi Şenel gibi.,
Hulusi Şenel, “Gönülden Damlalar” isimli çok güzel bir şiir kitabı bastırmış. Zarif kapağı içinde duygu yüklü bir yolculuğa çıkarıyor sizi bu kitap.
Hulusi Şenel, kitabın gelirini de hayvan sever kuruluşlara bağışlamış.
Okumanızı tavsiye ederim.
Kitap, şiir yazma duygumuzu da kamçılıyor, haberiniz olsun.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.