Seher…
Rahmetli Erdal İnönü SHP Genel Başkanı sıfatı ile İzmir ve ilçelerini geziyordu.
Duraklardan biri Çeşme’ydi.
Tam anımsayamıyorum ama ya belediye başkanının makamında ya da SHP ilçe başkanlığındaydık.
Erdal İnönü prensibi gereği asla ziyaret ettiği yerde makam koltuğuna oturmazdı.
Genellikle makam masasının hemen önünde yer alan, ortasında sehpa bulunan karşılıklı iki koltuktan birine otururdu.
Bayağı yorgundu ve yine o koltuklardan birine oturdu.
İçerisi hınca hınç doluydu ve en çok da gazeteciler zor durumdaydı.
Kalabalığın içerisinde yer bulamayınca tam da Erdal İnönü’nün karşısına gelecek yerde yere oturdum.
Erdal İnönü de ayaklarını uzatmış, dinlendiriyordu.
Bir anda farkettim ki ayakkabıları ile aramda 50 santim ya vardı ya yoktu.
Fotoğraf makinesini yan çevirerek ayaklarından yukarı doğru fotoğraf çekmek aklıma geldi.
Biraz eğilmem gerekiyordu.
Eğildim ve bir kare çektim…
Garantiye almak için bir kare daha çekmek için harekete geçmiştim ki Erdal İnönü’nün sesi duyuldu.
“Çok yürümekten ayakkabılarının altı delindi yazacaksan ne ala, yoksa hiçbir işine yaramaz” dedi.
Kalabalık bildiğin kahkaha attı. Politikanın kasvetli havası dağılmış, insanların yüzüne neşe gelmişti.
***
Selahattin Demirtaş.
Aklımda kalan en iyi sloganı “seni başkan yaptırmayacağız” oldu.
Fikren zaman zaman ayrı düşsek bile, renkli, esprili ve bilgili bir politikacı.
Cezaevinde öykü yazdı. Daha doğrusu 12 öyküden oluşan bir kitap.
Önyargısız okumak gerekir diye aldım.
Beğenmeyeceğim ya da yavan gelecek diye düşünüyordum.
İlk öyküsünü okuyunca, kafamdaki binlerce soru işareti dağıldı.
***
Öyküler öylesine zekice kurgulanmış ki, okudukça okuyasınız artıyordu.
Edebiyat eleştirmeni falan değilim, o yüzden ukala bir tavır takınmanın gereği yok.
İnsan olarak, okuduğum öykülerden önce erkek, sonra bu ülkenin bir yurttaşı olarak keyif aldım.
İlk aklıma gelen de Erdal İnönü ile yukarıda yazdığım anı oldu.
Ne güzel günlerdi. Politikanın içinde olgun, sade, empati kurabilen, hort zort etmeyen isimlerimiz vardı.
Onlar, ülkenin gerginliğini alıyorlar, atışsalar bile seviyeyi bozmuyorlardı.
***
Gelelim Seher’in bende yarattığı ize…
Öykülerin içindeki karakterler gerçek hayatın içinde hepimizin rastladığı sıradan insanlar
Hepimiz, her zaman bu tiplerle karşılaşıyoruz.
Tek farkımız biz yanlarından geçip giderken, Selahattin Demirtaş onların içine işlemiş.
Kendi kendime, “Bu kadar yoğun iş içinde insanları gözlemleyebilmek, hatta empati kurarak onları anlayabilmek için zaman ayırması bile başlı başına önemli” dedim.
***
Zaman denen boşluğa düşüp, hayatı ıskaladığımızdan olsa gerek, Seher’deki öyküler içimizde insanlığımızı yeniden canlandıran karelerden oluşuyor.
Birbirimize benzeyen, ama aynı zamanda zıtlaşan ruhlarımızın, bedenlerimizdeki soğuk ama heyecanlı yansımalarını okudum.
Bir politikacının öykü kitabı yazması çok hoşuma gitti, umutlandım.
İnsanlığımızı kaybetmeden hayata bakmadıktan sonra, politikanın da ne kadar anlamsız olduğunu düşündüm.
***
Son söz, Selahattin Demirtaş’ın Seher kitabından…
“Benim adım Mina… Beş yaşındayım. İki ay önce Hama’dan yola çıktık. Biz hayatımızda denizi hiç görmedik. Bir haftadır denizin dibindeyim, ben denizkızıyım, Akdeniz’in kızı, deniz benim annem artık. Annem beni sıkı sıkı sardı, hiç bırakmıyor. Bütün anneler kızlarını çok severler çünkü…”
Bence okuyun…
Hem geliri çocukların ve gençlerin eğitimi için harcanacak.
Daha ne istersiniz?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here