Su içinde elli yıldır iktidardalar. Garip seçim sistemlerinden saçma müdahalelere bin yolla koltuk nöbetini birbirine devreden, her yaşamsal sorunda ve reflekste yan yana geliveren ve bizzat yol açtıkları her türlü olumsuzluğun faturasını şaşılacak laf cambazlıklarıyla “Sol”a çıkarıveren ve bütün bunlara dair tek yüz kızarıklığı emaresi göstermeyen bir “Sağ Koalisyon” egemenliğindeyiz.
Yeterince anlaşılmıştır ki, çıkardıkları faturanın muhatabı ne görece bir zaman diliminde hüküm süren 61 Anayasasını yazanlar, ne de son elli yılda göz açıp kapamak kadar kısa süren CHP ya da CHP’li iktidarlardır.
Sağ yelpazenin bugünlerde iktidar koltuğuna oturttuğu zihniyetin temsilcileri, gerçeği artık daha sarih ve anlaşılır biçimde dillendirmekte, her uygulama ile gerçek niyetleri kanıtlanmaktadır. Bu faturanın gerçek muhatabı, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu felsefesinde yazılı olan çağdaş, laik, demokrat ve sosyal hukuk değerleri kavramlarıdır. “Sol” bu kavramların bir özeti olarak kullanılmakta, gerçekten takdir edilecek toplumsal algı operasyonlarında bu gerçek, her türlü biçimde işlenmekte ve dayatılmaktadır. Bunun için, toplumu kutuplara, bölgelere, mahallelere, kökenlere, mezheplere bölmek dâhil, çok değişik yöntemleri göze aldıklarıysa başka bir gerçektir. Bu gerçeklik, zıvanadan çıkmış bir yandaşlık kabulüyle, medya başta olmak üzere, her türlü araç ve gereçle donatılmış durumdadır.
Toplumbilimden siyaset bilimine, ruh ve sinir hastalıklarından etik bilime pek çok alanı kapsayan bu anlayışı, bir yazıda tepeden tırnağa irdelemek ve bir sonuca ulaşmak elbette olası değildir. Başa dönelim, memleketin her alanda yaşadığı net başarısızlığın, kasvetin, açmazın, içte ve dışta yaşadığı karmaşanın ve nihayet umarsızlığın nedeni ve suçlusu, Sağ’ın söylediği gibi yalnızca Sol mudur? İnsan konuya bile neresinden başlayacağını ve nasıl anlatacağını şaşırıyor. Bu yazı bir “giriş” olsun.
“Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz” demişti Süleyman Demirel. Bir kan nehrinin ortasında, gerdan kırıp göz süzerek söylemişti bunları. Birkaç kere doldu, birkaç kere kurudu o nehir yatağı. Sonra aradan yıllar geçti. 12 Eylül’ün canına kıydığı Erdal Eren’in idamını anlatan oyunumun broşürü için, her cenahtan “idam” konusunda görüş almışlardı. Aynı Demirel, bu kez “Kanı kanla yıkayamazsınız” diye, idam aleyhine en doğrudan beyanlardan birini verecek, okuyanları “Meğer Demirel solcuymuş” diyecek hale getirecekti. “Sol jargon”dan hayli alıntı yapacaktı. O günlerden bugünlere şimdi biz cinayet deyince, yalnızca insan canını katletmeyi anlamıyoruz.
Biz cinayet deyince, doğası, bilimi, kültürü, düşüncesi, masalları ve türküleri, emeği, geçmişi ve geleceği katledilen hayatları ve tüm etik değerleriyle bir ülkeyi düşünüyoruz. Peki, bu cinayetleri kim, neden işliyor? Son elli yılın toplumu ve ülkeyi geriye düşüren, yüzünü kızartan, dünya liglerinde diplere oturtan, eğitimden spora esamisini okutmayan zihniyet ve uygulamalar hangi zihniyetin ve temsilcilerinin suçudur?
Hiçbir zaman kendini tanımlama, anlatma, örgütlenme ve demokrasinin gerekleriyle kendini gösterme ve nihayet ülke yönetimine sahip olma koşullarına ulaşmayan, ulaştırılmayan Sol’un mu? Sol, bu kadar baskı altında arayışlara girerken yelpazede savrulmalar, sapmalar, toplumsal bağlantı noktalarından kopmalar da yaşadı. Ama bu asal soruyu ortadan kaldıracak ve Sağ’ı haklı çıkaracak bir kanıt olamaz.
Soru net, muhasebe kaçınılmazdır: Son elli yılın faturası kime çıkarılmalıdır? Bunun farkında olan Sağ’ın bugünkü temsilcileri, evrensel ölçüt olan çağdaş batı değerlerini hiçlemeye, ülkeye zemin değişikliği yaşatmaya çalışmaktadır. Trajikomik olansa, tıpkı Demirel gibi, “Sol jargonu” sıkıştığı her an tepe tepe kullanmasıdır.
Biz “aynı dili konuşmanız, aynı şeylerden söz ettiğiniz anlamına gelmez” derken, işte tam da bundan söz ediyoruz. Konuyu sürdüreceğiz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here