“İçimde renkler uçuşur
Al yanar yeşil tutuşur
Ne sihirdir ne keramet
Ne de el çabukluğu marifet!
(Bedri Rahmi)

sadan-(7)

GT Art Galeri’ye girdiğimde Sümerlilerin “Denizin Kıyısındaki Güneş Bahçesi” dedikleri Anadolu’da bulunduğumu bir kez daha idrak ettim. Öyle ya; ilk insan eli taşın alnına kömürle Karain’de çizmişti. Hititli ustaların elleri, çömlekçi çarkında ilk testiyi yaratmıştı. Şair Bülent Ecevit aktarıyordu ya:
“Testi yaparsın çamurdan
Ama içindeki boşluktur
On yararlı kılan!”
Daha beriye gelelim; kuş olup, güzel haritamızın güneybatı köşesine konalım. İşte orada, Keramos’ta ilk seramik şekillendirilip, oranın çamının ateşinde pişirilmişti. Bundan dolayı bu kalıcı sanat ürününe oranın adından ötürü “Seramik” veya “Keramik” deniliyordu.
Söylencebilimin Seramik Tanrıçası, ustalığını yine Anadolulu bir kadına, Füreyya’ya (Koral) devretmiş; o da, her kendine güvenen sanatçı gibi, ustalığını Bingül Başarır’lara, Müge Aygıt’lara öğretmişti. Bu vatanın evlatları Nazım Hikmet’in dediği gibi, “Topraktan öğrenip, kitapsız bilen”lerdir. Toprak, sırrını gerçek ustalara fısıldamıştır:
“Fidana sormuşlar:
– Niçin büyürsün?
– Tohum istiyor, demiş.
Tohuma sormuşlar:
– Niçin itersin?
– Toprak rahat bırakmıyor, demiş.
Toprağa sormuşlar:
– Tohumu niçin rahat bırakmazsın?
– Yarın toprak olduğunda
kulağına söylerim, demiş.”
(Bedri Rahmi)

sadan-(8)Sanatçı Aygıt ailesinin iyi öğrenim görüp, kendisini iyi eğitmiş evladı Müge yer altı suları gibi biriktirdi, büyüttü sanatçılığını. İzmir’in ilk çağdaş sanat galerisini açıp yönetti.
Müge biliyordu ki; “Doğa mükemmel olsaydı sanata, sanatçıya gerek kalmazdı.”
“Alnında ışığı ilk duyan insanlardan” (sanatçı) Müge eksik veya yanlış bulduğu boşlukları güzele tamamlıyordu. Bütün sanatları kullanan bir sanattı seramik: Raks gibi çevik, bale gibi zarif, resim gibi göz alıcı, müzik gibi etkileyici ama hepsinden önemlisi elle tutulur, yarınlara kalır bir ürün. Müge’nin kuşları, bıraksanız kanat çırpıp havalanacak gibi. Tabaklarına uzanıp, içindeki Akdeniz yemişlerini alıp ağzınıza atasınız geliyor.
Ama şuraya bakın; salonun sağ ileri köşesine. Orada Androgenos var; sonra yazık; Androgenos’un iki ayrı yarısı. (Malum; Androgenos; tek bedende iki cinsellik barındıran varlıktı.)
Hayır, hermafrodit (ne erkek ne dişi: erse) değil. Hem kadın hem erkek; iki başlı, dört kollu, dört ayaklı, sıra dışı yaratık. Koşarak değil, yuvarlanarak ilerlediği için tanrılar bile yetişemiyordu Androgenos’a. Sonunda tanrılar bu olağanüstü yaratığı yukarıdan aşağıya ikiye böldüler. Bir yanda kadın, diğer yanda erkek. İşte o gün bu gündür, vücudumuzun bir yarısı öbür yarısını arayıp duruyor ya! Müge, önce Androgenos’u yaratmış seramikten; sonra -tanrılar gibi acımadan- kıl testere ile tepeden aşağıya ikiye kesmiş. Ama baktım; Androgenos’un her iki parçası da yan yana duruyor Müge’nin eserleri arasında.
Dilek ile Koray Gürbüz’ün İzmir’e kazandırdıkları GT Art Galeri’de İzmir’in kalburüstü sanatçı ve sanatseverlerini görmek bana keyif verdi doğrusu. (Ama, sergilenen 120 parçadan nasip alamayanların üzüntüsü kayda değerdi.)
Bir kez daha inandık: Cümle eksikliklerimizi sanat tamamlar.

sadan-(1)

Mağara adamı resim yapmayı öğreniyordu

Mağara adamı resim yapmayı öğreniyordu
Ve hiç gerek duymadan zarif olmaya
Başladı yontmaya kaba bir bizonu
Ağır bir taşla mağarasının duvarına

Raslansal adım! Belalı bir çaba!
Resim tamamlandı ve ilk kez yaratılıştan beri
Buğulandı gözyaşlarıyla
Yabanıl bakışlı gözleri.

Gönlü yaratıcılığın korkunç sırrıyla dolu
Anladı, bu yoldan dönüş olmadığını
İçinde hem mutluluk hem suçluluk duygusu
Silerken ilkel yumruğuyla gözyaşlarını.

Yabanıl, kıllı sırtında bir hayvan postu;
Ruhunun çarpıntısı okunuyordu yüzünden;
Hiç tatmadığı bir hazla doluydu
Baldan tatlı ve daha doyurucu etten.

Yevgeni VINOKUROV (Çeviri- Ataol Behramoğlu)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here