atena-tapınagi
Yine burnumuzun dibinde, yine çok önemli bir antik kent. Bugün Priene antik kentini gezeceğiz.

Yine burnumuzun dibinde, yine çok önemli bir antik kent. Bugün Priene antik kentini gezeceğiz. Antik kent yamaca yerleşmiş, ağaçlar arasında gizemli bir şekilde sizin keşfetmenizi bekliyor.

Priene Söke-Didim yolu üzerinde, Gülbahçe’de Mykale (Samsun) Dağı’nın güney eteklerindedir. İlkbaharda ise çok daha güzel olur. Her taraf kır çiçekleri ile kaplanır, görüntüsü ayrı güzel, kokusu ayrı. Antik kent yamaca yerleşmiş, ağaçlar arasında gizemli bir şekilde sizin keşfetmenizi bekliyor. Bir de heyecanlı ki, sormayın gitsin. Sizinle tanışacak ya.
Yüzlerce antik kent gördüm ve bunların bir bölümünde rehber olarak bulundum. Ancak beni bu kadar etkileyen antik kent çok az. Büyüklük ile ilgisi yok. Kentin o dönemdeki nüfusu hepi topu 5 bin. Ama hem siyasi, hem dini, hem de ekonomik anlamda çok önemli bir kent olmuş.

BOZULMAMIŞ HELENİSTİK KENT

Birinci kurulduğu, Söke ovasındaki deniz kenarındaki yerinden Büyük Menderes Nehri’nin Latmos Körfezine getirdiği alüvyon dolgu nedeniyle 4.Yüzyıl’da şimdiki yerine taşınmış. İlk yerleşimden elimizde bir elektron sikke var. Kentin yeri bile tam olarak bilinmiyor. Roma döneminde diğer kentler gibi mimari olarak değiştirilmeyen Priene, bu nedenle bozulmamış Helenistik özellikleri taşıdığı için arkeologlar için çok değerli.

BİLGELER DİYARI

M.Ö. 6. Yüzyıl aydınlanma çağı. Tüm İyon kentlerinde bilgeler, filozoflar yetişiyor. Milet’te ünlü matematikçi Tales, Samos’ta Pisagor hem matematikçi, hem de diğerleri gibi filozof. Efes’in ünlüsü de Herakleitos.
Nietzche (Niçe), “Dünya her zaman gerçeğe muhtaçtır, demek ki her zaman Herakleitos’a muhtaçtır” demiştir.
Peki Priene’de kim var yedi bilgelerden ? Yedi Bilge listesinin ikinci sırasında yer alan “Antik çağın en büyük danışmanı” Bias Priene’lidir. Demek ki bu topraklar bilge üretmede de çok bereketli ve verimli.
Önce yukarı çıkan yokuş gözünüzde büyür. Yukarı çıktıkça yükselir, yükseldikçe içinizi hoş bir duygu kaplar. Söke ovasına yukarıdan bakmak, kendini hafiflemiş hissetme duygusu. Hele tiyatronun üst basamaklarına çıktınız mı, keyfinize diyecek olmaz. Biraz da hayal gücünüz varsa, hemen aşağıda sahnelenen oyunu görmeye başlarsınız. Oyuncuların sesleri hemen yanı başınızda konuşuluyormuş gibi. Akustik bir harika. Mimarisi de öyle.

MISIR TANRILARI

Tiyatro ile aynı terasta, Mısırlı tanrılar kutsal alanı var. Bu da burada yaşayan bir grup Mısırlı tüccarın olduğunun kanıtı. Eh para olmadan yaşam olmaz. Para da ticaretten kazanılır. O dönemde de en önemli ticaret şekli, kervan ve gemilerle yapılanı. Priene her ne kadar deniz kenarında olmasa da, çok yakınında bir limanı bulunuyordu. Bu liman aracılığı ile yaptıkları ticaret kentin zenginliğini oluşturdu.
Priene parasal zenginliğinin yanında, çevre kentlerin kültürel bir merkezi idi diyebiliriz. Bunu tiyatrosunun büyüklüğünden anlayabiliriz. Nüfusu sadece beş bin olan Priene’nin 3 bin 500 kişilik bir tiyatrosu olması bunun en büyük kanıtı. Herkes her gün tiyatroya gitmeyeceğine göre, demek ki tiyatroyu çevredeki kentlerden gelenler dolduruyordu. İnsan bu gösterilerden sadece birini izleyebilmek için neler vermez ki!

ÜNLÜ PRIENE EVLERİ

Priene’nin zenginliğini ortaya koyan ve günümüzde de net olarak görebileceğimiz evleri kentin en güzel yerlerine konumlandırılmış. Athena tapınağının hemen arka kısmındaki zengin mahallesindeki evler insanı hayrete düşürüyor. Bir avlu etrafına dizilmiş ve pencere ve kapıları iç avluya bakan odalar iki kata ustaca yerleştirilmiş. Agoranın karşısında, kutsal stoanın arkasındaki evlerde oturanlar ise kentin en zenginleri olmalı. Tam karşıda Agora yani pazar yeri, yanında et ve balık pazarı, diğer tarafta parlamento.
Evlerde erkeklerin ve kadınların yaşadığı bölümler farklıydı. Erkekler andron denen bölümde yaşardı ve burası bizdeki konakların selamlıklarına karşılık gelen bir kabul odası işlevi de görürdü. Erkeklerin yemek davetleri bu büyük odalarda yapılıyordu. Kadınlara ait bölüme ise Gynaikon adı verilir. Bu odalar genellikle üst katta yer alırdı. Bizdeki harem gibi.
Kenti gezerken dikkatimizi çeken önemli özelliklerden biri de taş işçiliği. Gerek şehir surlarında, gerekse terasların yapımında büyük kesme taşlar kullanılmış. Bombeli desenleri oluşturmak için ne kadar emek sarf ettiklerini anlamamak mümkün değil. Harç kullanmadan örülen bu tip duvarlar pek çok depreme rağmen ayakta kalabilmiş olması mucize.

TERASLAR ÜZERİNE KURULU

Kent dik bir yamaca kurulduğundan, zorunlu olarak teraslar oluşturulması gerekmiş. Sırtını yasladığı ve üzerine kentin Akropolünü yerleştirdikleri dev kaya kütlesi adeta kentin koruyucusu. Aşağıya dimdik inen bu kayanın hemen altına bir teras hazırlayarak üzerine Demeter kutsal alanını yerleştirmişler. Daha sonra Tiyatro, Athena Tapınağı, evler ve Yukarı Cimnazyum, yani okullarını.
Orta teras en büyük olanı. Hemen hemen tüm kamusal yapılar burada. Kare planlı Parlamento binası en muhteşemi. Ortada sunağı, üzerinde dört ayak üzerine yerleştirilmiş çatısı ile, kim bilir ne kadar önemli konuları tartıştılar, ne önemli kararlar aldılar. Beni en çok etkileyen şeylerden biri de, oturacak yer ile arka sıradakinin ayağının koyacağı yerin bir yükselti ile ayrılmış olması. Hemen yanı başında, köşede ise hiç sönmeyen ateşi ile belediye binası bulunuyordu.

ATHENA KENTİN KORUYUCUSU

Baba tanrı Zeus’u hiç unuturlar mı. Ona da bu terasta görkemli bir tapınak yapmışlar. Ama en görkemli tapınak kentin koruyucusu Athena adına yapılmış olanı. Etrafında bir sıra sütun bulunan, yani peripteros tarzı bu tapınağın hemen güneyinde kocaman bir altar bulunuyordu. Yazılanlara göre Büyük İskender M.Ö.334 yılında kente geldiğinde, parasızlıktan inşaatı bitiremediklerini görünce, yardım ederek Athena tapınağının tamamlanmasını sağlamış. Ödülü de tapınağın girişine asılan yazıt. Bu yazıt şimdi British Museum’da bulunuyor. Tapınağın mimari dünyanın yedi harikasından biri olan Mauseleum ve Didyma Apollon Tapınağının da mimarı olan Pytheos’tur.
İlk kazılar 18. ve 19.yy da İngilizler tarafından yapılmış. Sonra da Alman Arkeoloji Enstitüsü devreye girmiş. Gülbahçe’den Priene’ye çıkan yokuşun başında gördüğünüz ev Almanlar’ın kazı evi. Hemen yanında da yorgun su kemerleri. Ağaçların altında içilen bir çayın tadı da başka içecekte olmuyor. Yazın ise soğuk bir ayran, bir dilim soğuk karpuz. Ülkemiz bir cennet. Söke ovası da ülkemizin en verimli ovalarının başında geliyor. Mısır’dan sonra dünyanın en kaliteli pamuğu Söke ovasında yetiştiriliyor. Eh boşuna mı getirdi bunca alüvyonu bu Büyük Menderes ?

SPOR ÇIPLAK YAPILIRDI

Kentin en alt bölümündeki terasta ise Aşağı Cimnazyum ve Stadyum bulunmaktaydı. Cimnazyumlar temelde bedenin eğitildiği, yani spor yapıldığı okullar olmakla birlikte, retorik yani güzel konuşma sanatı, resim, heykel eğitimlerinin verildiği yerlerdi. Bizdeki jimnastik sözcüğünün geldiği köken budur. Kelime, Yunanca “çıplak” anlamına gelen gymnos sözcüğünden türetilmiştir. Gymnaso ise idman yaptırmak manasına gelir. Cimnazyumlar aynı zamanda buluşma ve entelektüel konuşmaların, tartışmaların yapıldığı yerlerdir.
Okula bitişik ilginç bir yapı da Stadyum. Ama çok özel bir stadyum. Burada yapılan her türlü sporun yanında kısa mesafeli yarışlar en ilgi çekenleri idi. Başlangıç noktasına yapılan, hani günümüzde at yarışları için kullanılan çıkış kabinleri burada insanlar için kullanıldı. Aynı anda açılan kabinlerden fırlayan atletler yarışın birincisi olmak için canla başla koşarlardı.
İşte böyle sevgili dostlar. Bugün de Söke’ye yaklaşık 15 km. uzaklıkta bulunan Priene antik kenti üzerine yazdım. Çevremizdeki ilginç yerler yazmakla biter mi hiç? Kalemin mürekkebi yettiği yere kadar yazmaya devam. Sağlıcakla kalın!

1 Yorum

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here