Kimyada DEĞERLİK diye bir terim vardır. Anlamı şu: Bir bileşimde bir elementin bağlanabileceği hidrojen atomu sayısı. Doğada 118 element varsa, bunlardan her birinin değerlik sayısı, onun değişmez kimliğidir.
Bu doğal yasa insanlara uygulanamaz, çünkü onların kimyasal elementler gibi, “bileşim” sınırları yoktur: Birbirleriyle uzlaşma ya da birlik oluşturma ilkeleri kalıcı değildir.
İnsana bu açıdan yaklaşmak toplumsal insanbilimin konusudur: Akrabalık, soy, ekinsel paylaşım, evlenme kuralları, cinsel ilişki sınırları, vb. bu alanın önemli yakınlık ölçütleridir. İleri uygarlıklarda bu kısıtlamalar en aza indirgenmiştir.
Örneğin Ortadoğu’da kitleler arası ayrımlar sayıca çok fazla. Oraya yönelik “Arap baharı” kışkırtmalarını izleyen iç savaşlar bu bölgede adı duyulmamış daha nice topluluk adlarını ortaya çıkardı. İnsanlar, kendilerini kışkırtanların gerçek amacını bilmeden (ya da bilerek?) birbirlerini boğazlıyor. Aynı kışkırtıcılar, barış meleği kılığına girerek, onları sözde birlik olmaya zorlarken de kanlı savaşı canlı tutuyor. Oysa gerçek amaçları, bölgeyi kendi çıkarları doğrultusunda yeniden biçimlendirmektir.
Bizimki gibi, şu sıralar “gerilemekte” olan bir ülkede de aynı kışkırtmalar sürüyor. Onları duraksatan tek etken, Atatürk devrimleri temelinde demokrasi ve insan hakları bilincini koruyan kitledir. Örneğin bizde, Aleviler ile Sünniler arasında evlilik ilişkisi töresel olarak yasaktır. Üstelik, Alevi Kürt ile Sünni Kürt arasında bu yasak sürerken, Alevi Türk ile Alevi Kürt evlenebiliyor. Sanırım bu tabu giderek yıkılacak gibi. Ancak “kültürel bağdaşmazlık” kuşkusuyla biraz daha süreceğe benziyor.
Aşiret kararıyla, uygarlık ve insanlık yasalarına en saygısızca uygulanagelen zorla evlendirmelerin neden olduğu “töre cinayetleri” de aynı bir etnik ya da inançsal topluluk içinde derin “fay hatları” oluşturmuş, bunun sonucunda düşmanlaşma ve öç alma geleneği olağan bir yaşam biçimine dönüşmüştür. Böylece bireysel adalet duygusunun gelişemediği bir kültür oluşmuştur: İstediğiniz kadar yasa çıkarın, ceza verin! Aynı ilkel kültür kalıntıları yüzünden, ülkede sağlam ve güçlü bir toplum düzeni kurulamıyor. Eğitim-öğretim kurumları ise birer ayrıştırma işliğine dönüşmüş.
Şimdi belleğimde Osman Baydemir’in son Meclis konuşması canlandı: İçinde taşıya geldiği ayrımcı kinle bağırıp çağırırken, gözleri dışarı fırlayacak gibiydi. Ama ona değil, onun gibilerde çağdaş yurttaşlık kimliğini geliştiremeyen Türkiye Cumhuriyeti yöneticilerine içerliyorum.
Dahası Meclis’te Baydemir’e yönelik tepki ve ceza uygulamasına da katılmıyorum: Anayasa’da belirtilen kürsü dokunulmazlığı gereğince, ona da dokunulmamalıydı. CHP üyelerinin aynı gerekçeye dayanarak, ceza önergesine “çekimser” oy vermesi, yetersizdir.
Çoğunluk partisine gelince, onun geçmişteki uygulamalarına bakılırsa, Baydemir olayındaki tepkisini ülkenin bütünlüğüne yönelik bir kaygıya dayandırmak gülünçtür. O, ne zaman neyi isterse, dilediğini yapıyor; astığını asıyor, kestiğini kesiyor. Zaman içinde sergilediği çelişkili tutumlarsa bir meydan okuma sanki. Yandaşları da onun izdüşümünde alabildiğine değişkenlik kazanmış görünüyor.
İnsanlarda ete kemiğe dönüşmüş bölücü duyguları yasalarla, cezalarla bir süreliğine baskı altına alabilirsiniz, ama onları “akıllandıramazsınız”! Sorun polisiye değil, kültüreldir.
Dünyanın sayısız değişik kökenli kitlelerini kendi kocaman midesinde sindiren Sam Amca, neden bölgemizde bu savaşları kışkırtıyor, dersiniz? Bunun yanıtını bilmeyen yok da, arkasını güçlüye dayama güvencesi varsa: Sorun yok.
Not: “21 Arılık”, yılın en uzun gecesine açılıyor ve şimdiden ilkyaz güzelliğinin de yolunu açıyor: Karamsarlığı bir yana bırakıp bunu kutlayalım derim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here