sadan-gokovali

-Bulmaca Kralı Ali Gümüşay’a-

“Kadın her yönüyle kavun
Kavunun içinde bir yığın mahkum.

Sen kesir bilir misin ellerini saklasam
Ellerini çarpmam, ellerini bölemem
Topluyorum ellerini kavunun”

(Arif KARAKOÇ, Sarı Yasemin, Haz: Ş. Gökovalı)

Üniversite, okuma-yazma öğreten yer değildir. Orada, bilginin nerede bulunup nasıl kullanılacağı öğretilir.
Araştırmaya, kendi adının anlamından, yaşadığı toprağın tarih ve coğrafyasından başlanması, eşyanın doğası gereğidir.
Denemişimdir:
-Şu, her gün kaç kez girip çıktığımız “kapı”yı tanımlar mısınız?

İnanır mısınız bilmem; uzun tartışmalardan yaklaşıp uzaklaşmalardan sonra bile şu tanıma ulaşıldığı zor olur:

“Bir yere girip çıkarken geçilen ve açılıp kapanma
düzeneği olan duvar veya bölme açıklığı.”

(Nasıl olsa not verecek değilim ya; siz de herhangi bir isim veya kavramı kopya çekmeden tanımlamaya çalışın, sonra da Türkçe Sözlük’e bakın.)
Şimdi haklı olarak siz bana, bu yazıma konu seçtiğim “KADIN”ın tarifini sorarsınız. Durun bakayım; şöyle desem:
“kadın. a. Erişkin dişi insan, hatun, hanım kişi, zen.”
Belleğimin mermerinde yazılı olduğuna göre bu sözcük Soğd’ca “kraliçe” anlamındaki “Waten”den süzülüp geliyor. Saptayabileceğime göre, bu kelime ilk olarak, Türklerin en eski yazılı kaynağı olan Orhun Yazıtlarında (735) “Xatun ve Katun” diye rastlanır. “Tek başına Türk edebiyatına bedel sayılan Dede Korkut (1400’den önce) kitabında bu kelime “Kadun” olarak geçiyor.
“Ak südünü emdüğüm kadınum anam.”

Anatanrıça olan, tanrıça, kraliçe, ana, eş, kız evlat olan kadın nasıl hor görülür? Başlangıçta, matriyarkal (ana erkil) toplum düzeni egemenken galiba, orta yaşlı erkekler; “biz kadınları güreşsek teneriz, dövüşsek döveriz” banallığıyla patriyarkal (ata erkil) toplum düzenine geçişi sağlamış olmalı diye düşünüyor insan. Aslına bakarsanız, Eski (Yontma) Taş devrinde orta yaşlı erkekler, evde grup lideri oldukları için, her avdan aslan payını aldıkları gibi, genç ve güzel kadınları kendilerine ayırma çıkarcılığına kapılmış. Mağarada kalan kadınlar ise, çocuk doğurup onları yetiştirmenin yanı sıra, doğayı taklit ederek, primatların insan olma yolundaki en önemli sıçrayışı olan yarım devrimini gerçekleştirmiş. Toplumsal gelişme yasası hükmünü icra etmiş ve kadın (ana)lar, 161 yıl önce çalışma yaşamındaki yerlerini yükseltme yolunda müthiş bir başarıya imza atmış.

8 Mart 1857 tarihinde, ABD’nin New York kentinde, tekstil sektöründe erkek işçilere kıyasla çok daha az ücretle, günde 16 (on altı) saat çalıştıkları için direnişe geçmiş ve kapitalistlerin beklemediği biçimde, iş bırakma eylemi koymuşlar. Polisle çatışma çıkmış ve 129 kadın işçi hayatını kaybetmiş. Bunların cenazesine 10 binin üzerinde insan katılmış. Bu olay, bardağı taşıran son damla ya da ormanı tutuşturan kıvılcım olmuş.
Sanayileşmenin de getirdiği uyanışla işçi eylemleri, ardından da kadın hareketleri baş göstermiş.
26-27 Ağustos 1910’da Kopenhag’da toplanan II. Enternasyonal’de konu gündeme gelmiş ve Alman Sosyal Demokrat Parti önderlerinden Clara Zetkin’in önerisiyle 8 Mart, “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak kabul edilmiş. Türkiye de bu konuda fazla geç kalmamış ve bu gün ilk kez, 1921’de kutlanmış. (8 Mart’ları yaşarken, cesaret ve kararlılık örneği Lady Godiva’yı nasıl anımsamayız? O kadın, daha 11. YY’ın başında, kocasının halktan aldığı vergileri düşürmesi karşılığında, ata çırılçıplak binerek, şehrin cadde ve sokaklarını arşınlamış. Tahmin ettiğiniz gibi; hiçbir erkek, at üstündeki muhteşem kadına göz ucuyla bile bakmamış!..)
Bu yazıyı tuşlarken, aklımın dallarına konuveren birkaç kadını anarak, tüm kadınlara saygımı sunayım!

Amazon Torunları
PUDUHEPA: Sıfırdan 14, günümüzden 34 yüzyıl önce, Anadolu’da ilk dil ve etnik birliği kurmış olan Hititlerin Büyük Ana Kraliçesi. Ülkesini önce kocası, sonra oğlu ile yönetmiş, koca imparatorluğun baş yargıcı olmuş. Daha önemlisi, tarihte ilk defa barışa imza atmış. Evet, Hititlerle Mısır arasındaki ilk ve son savaş olan Kadeş’in barış antlaşmasının altında, Mısır ve Hitit imparatorlarının yanı sıra Puduhepa’nın mührü vardır.

ASPASYA: İyonya’nın merkezi Milet’te doğmuş, Perikles’i büyülemiş; zekasıyla ona büyük komutan ve iyi yönetici olmanın yollarını göstermiş. Mağrur Perikles, Yunan yasalarını bir kenara itip, Aspasya ile evlenmesine izin verilmesi için senato önünde hıçkıra hıçkıra ağlamış.

ARKASİYANNESE: Ya bu Anadolulu, İyonyalı dilbere ne dersiniz? “Pek bir şey diyemeyiz, çünkü kendisini bilmiyoruz” diyenler olabilir; tanıştırayım. İzmir’in Menderes ilçesi Değirmendere köyündeki Kolophon’da doğup büyümüş olan bu hatun; olgunluk çağı 40’lı yaşlarda Atina’ya gittiği zaman Sokrates, Platon, Aristoteles gibi kerli ferli bilgelerin akıllarını başlarından oynatmış. Platon, yana yakıla; “Aaah, ah, onu bir de 20’li yaşlardayken görmeliydik. Kimbilir kaç kalb onun aşkıyla kebap oldu” diye sızlanmış.

Azra ERHAT: Salt ilkçağda mı? Çağımızda da Amazon torunu Atatürk evladı kadınlar gün görmüştür bu topraklarda. En yakınımda olduğu, yani beni evlat seçen bir öncü kadını saygı ve hayranlıkla yad eyleyeceğim. Kendisinden 2 bin 500 yıl önce yaşamış olan Homeros’ları, Hasiodos’ları, klasik çağın bütün tragedya ve komedya yazarlarını Türkçe yazdırmış bir polyglot (çok dil bilen) bu öncü kadını anlatmak yerine, onun vasiyetinin başını paylaşayım sizinle:
“Ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Azra Erhat. Anamdan babamdan çok şey aldım ama atam Atatürk’tür. Her birini canımdan çok sevdiğim Türk gençleri içinden şu üçünü kendime evlat seçtim: Cengiz Bektaş, Şadan Gökovalı, Ayça Abakan. Ama onlara başkaları gibi para pul, mal mülk değil; öğüt bırakıyorum: İyiyi, doğruyu, güzeli aramayı sürdürsünler…”

Dilerim öyle olsun!..

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here