Gazeteci ve fotoğrafçı Lütfü Dağtaş, belgesel çekmesinin yanı sıra şairliği de elden bırakmıyor. Dağtaş bu çok yönlüğüne dair, “Gazeteciliğe girince değişik dalların tanığı oluyorsunuz. Sanatsal üretimlerle, içinizde de heyecan varsa arka arkaya başka işlerde yer alıyorsunuz” dedi.

Röportaj: Neslihan PERŞEMBE / Gazeteci ve fotoğrafçı Lütfü Dağtaş çok yönlü bir kişi. Dağtaş, bu çok yönlülüğüne gazeteciliğin neden olduğunu belirterek, “Asıl meslek gazetecilik tabi. Ancak gazeteciliğe girince değişik dalların tanığı oluyorsunuz. Sanatsal üretimlerle, içinizde de heyecan da varsa arka arkaya başka işlerde yer alıyorsunuz” dedi. Lütfü Dağtaş’ı tanıyınca gazetecilik dışında şair kimliğine tanık oluyorsunuz. Son şiir kitabı Can Baba’ya Çocukça Şiirler’i elinize aldığınızda şiirlerin yanı sıra Türkiye’nin yakın dönemlerine tanık oluyorsunuz. Bu şiirlerin her yaşa hitap ettiğini ve iyi bir şair olduğunu fark ediyorsunuz. Yayınlanan kitaplarının sadece şiir kitapları olmadığını öğreniyorsunuz. Yaklaşık 200 sanatçının özel portrelerini çeken Lütfü Dağtaş fotoğrafla uğraşırkan belgesele yönelmez mi? Şimdi de İzmir’de bir belgesel çalışması içinde olan Dağtaş’ın özellikle basın, kültür, sanat insanlarına karşı vefa örneği çalışmaları da önemli. Gazeteciliğin farklı dönemlerine tanık olan, röportajlar da yapan Lütfü Dağtaş, bu çok yönlülüğüyle Benim İzmirim’e konuk oldu.

Nazilli doğumlusunuz ancak sonra aileniz İzmir’e gelmiş. Gazeteciliğe nasıl başladınız ve yine gazetecilikle bağlantılı olarak diğer yaptığınız işlerden bahseder misiniz?
Asıl meslek gazetecilik tabi ancak gazeteciliğe girince değişik dalların tanığı oluyorsunuz. Sanatsal üretimlerle, içinizde de heyecan varsa arka arkaya başka işlerde de yer alıyorsunuz. Ege Üniversitesi Gazetecilik ve HİYO’da öğrenim gördüm. Gazeteciliğe, 1973 yılında Yeni Asır’da spor muhabiri olarak başladım. Demokrat İzmir Gazetesi’nde, İstanbul merkezli haber ajanslarında, değişik dallarda muhabir olarak çalıştım. Ankara’da, Basın Yayın Genel Müdürlüğü ile İzmir’de, EBSO Basın Halkla İlişkiler birimlerinde görev yaptım. Deri işleme ağırlıklı çalışan Sepiciler Topluluğu’nun basın ve halkla ilişkiler bölümünü kurdum. Burada 13 yıl boyunca SEPİCİHABER adıyla, deri sektörüyle ilgili gazete yayımladım. Yine üç yıl boyunca Ünlem Sanat Dergisi’ni yayıma hazırladım. 10 yılı aşkın süre İzmir Life Dergisi’nde röportaj yazarı olarak görev yaptım. Türkiye Deri Vakfı adına, deri sektörüyle ilgili süreli yayın çıkartmayı sürdürüyorum. İzmir Fotoğraf Sanatı Derneği (İFOD) süreli yayım organı Bakaç’ın yayın yönetmeniyim. İzmir Kuş Cenneti’ni Koruma ve Geliştirme Birliği adına her yıl ulusal ölçekte düzenlenen karikatür yarışmaları komitesinde görev yapıyorum.

1986 yılında İFOD’un kuruluşunda bulundunuz ve halen üyesisiniz. Fotoğraf çekmeye nasıl başladınız?
Fotoğraf çekmeye 1978 yılında başladım. Daha çok belgesel ağırlıkta çalışıyorum. Bugüne değin, adına karatabaklık denen deri işleme zanaatının belgelenmesine dönük çalıştım. Bunun dışında diğer bir belgesel çalışmayı sanat kültür insanlarımızın fotoğraflarını çekerek yapıyorum. Bugüne değin fotoğraflarını çektiğim sanat kültür insanı sayısı iki yüzü aştı. Fotoğrafta da belgesel benim için öncelikli. Deri sektöründe 10 yıl çalıştım çünkü kimse bir şey yapmamıştı. Dericilikle ilgili araştırmalar yaptım. Bu dönemde Türkiye, deri ihracatına başlamıştı. Anadolu’yu dolaştım. Zanaattan sanayiye geçiş sürecine tanık oldum. Fotoğraf ve belgeseller çektim.

CHP belediye meclis üyesi olarak ne zaman görev yaptınız?
1999-2004 yerel seçimlerinde iki ayrı dönem, CHP belediye meclis üyesi olarak görev yaptım.

Gazeteciliğin farklı dönemlerine tanık oldunuz. Hangi dönem daha iyiydi?
Eskinin o zorluğu ve kavgası içerisinde başka bir şey vardı. Özellikle foto muhabiri arkadaşların en büyük sorunu fotoğrafları filme çekip bir ön önce, bulabildikleri ilk araçla onu merkeze ulaştırmaktı. Taşraya bir olayı izlemeye gittiğimizde cep telefonumuz yoktu. PTT’ye giderdik ve Basın Tercihli Görüşme söz konusuydu. Orada Basın Tercihli de olsa karşı tarafa aradığımız numarayı söyler ve beklemeye başlardık. İki dakika da bağlanmazdı.Telefoto diye bir fotoğraf geçme tekniği vardı. O dönemin önemli bir haber ajansı olan Türk Haberler Ajansı’nda Telefoto vardı. İlk orası alıp kurmuştu. Biz oraya gider ve muhabir arkadaşların haberin fotoğrafını geçişlerini hayranlıkla izlerdik. O zaman zor koşullarda yapılan meslek, beceriyi de beraberinde getiriyordu. Siz olgunlaştırıyordu. En önemlisi gazeteciliğin saygınlığı vardı. Şimdi teknolojinin getirdiği avantajlar var. Ancak gerek siyasilerin gazetecilere kara çalması, gerekse kendi içimizdeki arkadaşların mesleklerini çok kötü kullanmaları, gazeteciliğin saygınlığını azalttı. Ancak bu sadece gazetecilik için değil, diğer dallar için de geçerli. Hiç unutmuyorum; 1800’lerden 1970’lere İzmir Gazinoları adlı araştırma-inceleme kitabımın araştırmasını yaptığım dönemde de Türkiye genelinde yandaş şirketler vardı. İzmir’de uzun yıllar NATO binası olarak kullanılan yer Şehir Gazinosu’ydu. Orası Demokrat Parti tarafından bir yandaş şirkete verilmişti. Demokrat İzmir Gazetesi’de Naci Sadullah Dağnış diye bir köşe yazarı vardı. Dağnış, “Siz burayı kayırarak tanıdık bir şirkete nasıl verirsiniz” diye ağır bir yazı kaleme aldı ve oranın yandaş şirkete verilmesini önledi. Gazetecilik eskiden böylesine ağırdı.

Meslek ahlakından, dürüstlüğünden taviz vermeyen gazetecilerden Silivri’de yıllarca hapsedilenler oldu.
Evet bedeli hapis, mahkumiyet oldu. Özgürlüklerini beş, altı yıl yitirenleri biliyoruz. Ekonomik sorunlar yaşadılar. Çocuklarından, eşlerinden, ailelerinden, dostlarından mahrum bırakıldılar. Özgürlüğün bir bedeli var ve birileri tarafından da ödeniyor.

Gazeteci muhabirdir. Ancak hazır basın metinlerin ve editöryel çalışmanın ağırlık kazandığı bir döneme girildi. Bu dönemi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yayın politikasını artık onlar belirliyor. Bugün herhangi bir günlük gazeteyi açtığınızda bir sayfanın neredeyse iki editörü olabiliyor. Benim ve benden önceki gazetecilik dönemlerinde ses getirecek düzeyde bir haber bulunduğu zaman, o gazetecinin haberi kamuoyu oluştururdu. Bu röportajlar için de geçerliydi. Şimdi gazetecenini haberi son derece önemli olabilir ancak editör bu haberi kısıtlarsa, tıraşlarsa, arka sayfalara kaydırıp tek sutüna dönüştürürse, siz istediğiniz kadar muhabir olarak çırpının, bir işe yaramaz.

Tabi tam tersi bir durum da yaşanabilir. Editör, araştırmalarını da katıp işleyişiyle haberi çarpıcı bir noktaya getirebilir değil mi?
Evet. Editörlük kurumu da önemli. Ancak okuma yazmanın iyi olması yeterli değil. Türkiye, Dünya siyaseti ve ekonomisini, sanatını ve çok sayıda alanı sürekli takip etmesi lazım. Aynı şey yayıncılıkta da söz konusu. İyi bir editörün elinden çıkan kitaplar, iyi bir biçimde lanse edilirse doğru şekilde okura ulaşır.

Kurumlar kendi içinde basın bölümleri kurdu. Bu sizce doğru mu?
Kurumlar belki kendilerini daha iyi antabilir böyle ancak basın sektöründe çalışan arkadaşlarımızın sayıca azalmalarına neden oldu. Belediye gazeteciliği ön plana geçti ki, bu şirketler için de geçerli. Belediyeler haberi yapıyor ve fotoğrafı ile teknolojinin de verdiği kolaylıkla hızla size gönderiyor. Eğer siz üç, dört gazetenin de yayıncısıysanız, aynı haberler çıkıyor. Bu televizyon haberleri için de geçerli. İletişim fakülteleri 70’e yakın genci her sene mezun ediyor. Doğru eğitim veriliyor mu? İstihdam sorunu var. İş bulmaları zor. Sarı basın kartı almaları lazım. Artık ülkemiz köşe yazarından da geçilmiyor. Farklı meslek gruplarından kişiler de gazetecilik yapıyor. Dejenerasyon artıyor. Günümüzde bilgi zenginliği de var. Bu anlamda gazetecilikte uzmanlaşma olmalı. Örneğin birez evvel yanımızdan geçen Ali Ekber Yıldırım gibi tarım yazarlarımız çok olsa, Türkiye’deki tarım politikası da farklı olurdu. Biz uzun yıllar tarım ülkesiydik. Şimde ne haldeyiz? Bu diğer dallar için de geçerli.

Belgesel sizce nedir? Belgesel çalışmalarınıza değinelim.
Belgesel zamana tanıklıktır. Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nda çalıştığım döenmde TRT ile işbirliği vardı. Daire başkanı Uğur bey, belgesele meraklı olduğumu bildiğinden bana fotoğraf makinesini vermiş, “Yola çıktığında, gittiğin yerlerde kullanırsın” dedi. O dönem Fikret Otyam’ın etkisindeydim. Onun etkisiyle fotoğrafa, ardından belgesele başladım. TRT TV için Ulusal Parklarımız ve Türkiye Deri Vakfı için Anadolu’nun Son Karatabağı adlı belgesel dizi ve film çalışmalarını gerçekleştirdim. Şimdi İzmir’de yine bir belgesel çalışmasını sürdürüyorum. İster gazeteci, ister sanatçı olsun, herkesin kaynağa dönüşmüş belge biriktirmesinden ve belgeyi paylaşmasından yanayım.”

CAN BABA’YA ÇOCUKÇA ŞİİRLER
“güze girmiş/kumsallarda terk edilmiş barakalarda/şimdi rüzgâr/şair babayı arıyor//gitti şair/şiirleri antika pullarda/saklanacak/okunacak alanlarda” Bu dizelerin yer aldığı Gitti Şair adlı şiir, Lüfü Dağtaş’ın Eylül 2014’de yayınlanan Can Baba’ya Çocukça Şiirler adlı kitabından. Dağtaş’ın diğer kitaplarını kendisinden dinleyelim: “1986 yılında Günün En Güzel Saatleri adlı şiir kitabım yayınlandı. Bu kitabın tekniği çok önemli. O yıllarda Demokrat İzmir Gazetesi’nde çalışırken bilgisayar yoktu, kurşunlu hurufutla gazete dizilirdi. O makinelerin sesleri hâlâ kulaklarımda çınlar. Bu kitabı da Kemeraltı’nda küçük bir matbaada böyle oluşturmuştuk. Anısı olan bir kitap. 1800’lerden 1970’lere İzmir Gazinoları adlı araştırma-inceleme kitabımı, İzmir Büyükşehir Belediyesi Yayınları 2004’de yayınladı. Anadolu’nun Son Karatabakları adlı albümüm Hasan Yelmen Eğitim Vakfı Yayınları’ınca 2007’de basıldı. Anadolu’da Dericilik adlı yine araştırma-inceleme kitabım 2007 yılında İDESBAŞ Yayını, Müze ve Koleksiyonlardan Deri Eserler adlı albümüm aynı yıl TÜRDEV Yayınlar’nca, Gözbebeğim Deltam ÇİĞLİ adlı araştırma-incelemem 2011’de Heyamola Yayınevi ve son olarak Can Baba’ya Çocukça Şiirler adlı şiir kitabım Dönence Yayınları tarafından Eylül 2014’de yayınlandı ancak mizampajla ilgili sıkıntısı var. Yeniden baskısı yapılacak. İzmir ile ilgili iki kitap çalışmam daha var, basılacak.”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here