Tütüne veda

The following two tabs change content below.

Tayfur Göçmenoğlu

Tüm Yazıları

Son Yazıları - Tayfur Göçmenoğlu (Tümünü Gör)


Pin It

tütüne-vedaBu yazı tütüne övgü yazısı değildir.
Ama bir özlem temasının işlendiği söylenebilir.
Bir zamanlar İzmir, tütün kokardı. Her tarafta tütün mağazaları, o mağazalarda çalışan insanlar.
Tütün tarlaları uzayıp giderdi ovalarda. Tütün bir tarımdı, bir ekonomiydi, bir istihdam kaynağı idi.
Çoğu Egeli 500 bin aile, tütün üreterek hayatını sürdürürdü.
Türkiye, tütün ihracatında ve sigara üretiminde lider ülkelerden biriydi.
Ülkenin nüfusu 20 milyonlardayken Türkiye, 1925’de 59 bin 534 ton, 1950’de 93 bin 327 ton tütün üretiyordu. Bu rakam 1990’da 296 bin 003 tona yükselmişti. Çünkü Turgut Özal’la başlayan ihracat hamlesi, bu tabloyu yaratmıştı. Ancak yine Turgut Özal’la başlayan bir Amerikanlaşma havası içinde Türk insanı, Şark tütününden yapılan sigara yerine, ithalatın artmasıyla kolaylaşan yabancı sigaraya erişim ortamında Amerikan Blend tütününden yapılan sigaralara yöneldi. Türk tütününün ve sigarasının pabucu dama atıldı. Samsun’ların, Bafra’ların yerini Amerikan sigaraları aldı.
2000 yılında tütün üretimi 208 bin 002 tona gerilerken 2017’de 74 bin 584 ton oldu. Üretici sayısı neredeyse 10 binlere düştü. Şimdilerde üretim 20 bin ton civarında, tütünden geçinen aile sayısı da 7-8 bin…
Ama hükumetin aldığı köklü tedbirler sayesinde sigara içim alanları daralmasına rağmen tüketimde ciddi anlamda gerileme yok. Aksine, küçük yaşta sigara içme alışkanlığı ürkütücü boyutlarda. 10-11 yaşlarında çocuklar bile sigara içiyorlar artık.
Çünkü Amerikan sigarası tüketiyorlar.
Çünkü Amerikan sigaralarında tiryakilik adeta körükleniyor. Çünkü Amerikan sigaralarının her birinde tiryakiyi sadece o sigara markasına bağlayan katkı maddeleri var.
Türk tütününe özlemin arkasında aslında bu duygular yatıyor. Gençlerimiz, Virginia türü, iri yapraklı, yüzlerce katkı maddesiyle üretilen Amerikan sigaralarını tüttürerek zehirleniyor. Bu süreçte Türk insanına sunulan bir ekonomik fırsat da yok.
Çalışma hayatına 27 Mayıs 1960 ihtilalinden 3 gün sonra İnhisarlar (Yani Tekel) İdaresi’nin bir mağazasında yaz tatilini değerlendirmek adına katip olarak başlayan biri olarak söylüyorum; Türkiye, tütün ve sigara konusunda büyük oyuna gelmiştir.
Ve zaten bugün de başka ürünlerde resmen getirilmeye devam etmektedir.

***

Geleneksel beklenti

fuar-2Enternasyonal İzmir Fuarı, yine açılacak, yine göstermelik bir süre içinde insanları ağırlayacak ve ona doyulamadan kapanıp gidecek.
Eski Fuarları yaşayanların, dilinde pelesenk olan beklentiler, giderek törpüleniyor. Çünkü bir ay açık kalan bir Fuar, dünyanın en ileri teknolojilerinin sergilendiği pavyonlar, nice ünlü sanatçının sahne aldığı devasa kulüpler, gazinolar, bahçeler yok artık.
Hayvanat bahçesi yok, gül bahçesi yok, nostaljik tren yok.
Fuar, bu haliyle kocaman bir botanik bahçe.
Üzerinde ciddi çalışmalar yapılarak ona yeni bir kimlik kazandırılmak isteniyor. Ama zaman ilerledikçe gözlenen o ki, insanlar neredeyse Fuar’ı unutma noktasına geldi.
Aslında kurulması gereken, halkla bu İzmir’e mal olmuş Kültürpark arasında sıcak bir köprü oluşturmak ve olabildiğince insanı buraya çekecek bir model oluşturmak.
Tamam. Eski Fuar geri gelmez.
Eski Fuar’ın şaşasını yaşamayız. Ama bu kocaman botanik bahçe, bir cazibe merkezi haline getirilebilir.
Onu cazibe merkezi haline getirmek isteyenler, zahmet edip; zamanında Fuar’ın keyfini yaşayan kuşaklara da bir danışarak model oluşturmalıdırlar.
Yoksa Fuar, yılın 11 ay 20 günü insanların Basmane’den Alsancak’a ya da Lozan’dan Kahramanlar’a daha kısa yoldan ulaşmak için kullandıkları bir geçiş alanı olur ki, bu Fuar’ı unutturmak demektir.
Böyle bir hataya düşmek, vebal altında kalmak demektir.

***

Kabadayılık öldü mü?

bağımsız-kullanılacak-resimKabadayı, külhanbey, mafya, bitirim, baba…
Hepsi benzer ya da bütün bir kavramı anlatıyor.
Düzene isyan etmiş insanların giydikleri elbise.
Ne yazık ki, bu elbise çoğuna cuk oturuyor, onlar da boş buldukları meydanda at koşturuyor. Adamlar, devletten bir de kapı araladıklarında başımıza mafya kesiliyor, dilediklerini yapıyorlar.
Kahvehane, kumarhane, bar, pavyon, çay bahçesi işleticiliği, otobüsçülük, genelde ilgilendikleri alanlar oluyor. Nedendir, nasıldır bilinmez, ruhsatlı tabanca taşıyorlar.
Tanıdığım ilk külhanbeyi Buca’nın ünlü simalarından Böbrek Ali idi. Kahvehane çalıştırır, sıkça kumar oynar, havasından geçilmezdi. Ondan önce Buca’nın ve biraz da İzmir’in en ünlü kabadayısı Koca Kafa Mehmet’in, yine bir kumar hikayesiyle başının kesilerek öldürülmesi, hala anlatılır. Koca Kafa Mehmet’in ölümüne ortak olan Mustafa Apa, hacca gitmiş, Yaylacık Mahallesi’nde de bir cami inşa ettirmiştir ki, bu cami hala durur.
Sonradan tanıdığım Baba’lar arasında Bornovalı Nuri (Yalçuk), iyilikseverliği ile meşhurdur. Bornovalı Nuri, küsleri barıştırır, borç ödemelerini hızlandırır(!), dara düşenlerin yardımına koşardı.
Mehmet Niyazoğlu, tanıdığım en oturaklı kabadayılardan biriydi. 12 Eylül’den sonra biraz duruldu ama namı hala yürür Mehmet Bey’in.
Yahudi Yüksel (Kargıoğlu), bir ara aynı apartmanda yaşadığımız için gözlediğim ilginç kabadayılardan biriydi. Annesi Madam Ester’in titizlikle yetiştirdiği bir kabadayıydı. Ama onun ömrü de uzun olmadı.
Bucalı ve Eşrefpaşalı kabadayılar, yıllar boyu “sidik yarışı” yaptılar. Eşrefpaşalı Sarı Abdullah, Bahriyeli Haydar, Kova Yusuf da bu yüzden ünlendiler zaten.
Turgut Özal döneminde kabadayılık, devletin bunların üzerine gitmesiyle biraz olsun demode olmaya başladı. O dönemde kabadayıların yerine başka model babalar ortaya çıktı ve onlar da devleti soyup soğana çevirerek kendilerince tarih yazdılar.
Artık günümüzde “Kabadayı” diyebileceğimiz bir İzmirli sayamıyoruz.
Vardılar yok oldular.
Sindirildiler.
Ama Fatih Terim İzmir’de yaşıyor olsaydı, belki bu anlamda tek olurdu.
Şükür yaşamıyor.

***


Organize işler

Karşıyaka Belediye Başkanı Hüseyin Mutlu Akpınar’ı telefonuna geçtiğimiz günlerde bir gece vakti “Yaşlı kadın” rumuzuyla bir mesaj geldi. Mesajda şöyle deniyordu:
“Evladım şu anda neredesin”
Başkan cevap verdi:
“Evdeyim hanımefendi”
Sözde yaşlı kadın ikinci mesajında sordu:
“Şu anda başkanlık ettiğin belediyenin arkasında adliye ile hükumet konağı önünde bulunan Atatürk heykelinin kaldırıldığını biliyor musun?


Başkan Akpınar şaşırdı. Annesi ile birlikteydi. Bakıştılar. Çünkü aynı mesaj annesine de gelmişti.
Akpınar, hemen belediyenin güvenliğini aradı, heykelin yerinde olup olmadığını sordu. Cevapta, heykelin yerinde olduğu bildiriliyordu. Başkan, güvenlik görevlisine, “Bana cep telefonuyla fotoğrafını çekip gönder” talimatını verdi. Gelen fotoğrafı da, sonradan Samsun’da oturduğunu öğrendiği sözde yaşlı kadına gönderdi.
Kadın bu defa, “Eski fotoğraf” deyip attı.
Başkan, üşenmedi, giyindi, evinden çıktı, gece yarısı, motosikletine atlayıp belediyeye gitti. Belediyeden bir A4 kağıt alıp üzerine o günün tarihini yazdı, heykelin önüne gidip bu kağıdı da elinde tutarak bir selfi çektirdi. O fotoğrafı yine Samsun’daki sözde yaşlı kadına gönderdi.
Ses kesildi. Bir daha da mesaj falan gelmedi.
Ancak Başkan Hüseyin Mutlu Akpınar’ın canı sıkılmıştı. Böyle organize edilmiş bir provakasyonla hayatında ilk kez karşılaşmıştı.
“Demek ki, bundan sonrakilere de hazır olacağız” demekten başka çaresi de yoktu zaten.

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*