Bürokratik kızak

The following two tabs change content below.

Tayfur Göçmenoğlu

Tüm Yazıları

Son Yazıları - Tayfur Göçmenoğlu (Tümünü Gör)


Pin It

Bürokraside siyaset bazen ağır basar ve sonra da beğenmeyeceğiniz tablolar sunar.

Bunların en ünlenmişi “kızak” uygulamasıdır.

Siyaseten iktidar olanlar, bir önceki rakip siyasetin bürokratları ile çalışmak istemezler.

Ki o bürokratlar, aslında yeni düzene de ayak uydurmaya hazırdır.

Ki o bürokratlar, hizmet aşkıyla doludur.

Ki o bürokratlar, kolay yetişmemiş birer kalite sembolüdür.

Ama bir önceki siyasi iradeyle çalışmışlarsa, o siyasi iradeye hizmet etmişlerse pozisyonları ne olursa olsun yeni düzenin buyruğunda boyunları kıldan ince olacaktır.
Kızak sistemi, açığa almaktan farklı bir şey. Kadrolarını, sıfatlarını korurlar ama iş yapmazlar, imza yetkileri yoktur. Sabah işe gelirler ama makamlarına oturmazlar. Daha doğrusu onlara gidecekleri başka bir adres verilir ki, bu adres, bir oda içinde itiş kakış oturma düzeni sunar onlara. Bazen oturacak sandalye bile bulamazlar.

Bürokrasiyi siyasileştirmenin ele verilişidir bu. Bürokrat istemese de kadere boyun eğmiştir o an ama sonuçta faturayı da o keser.

Sayısız örnek biliyorum. Bir belediyede otobüs işletmesi müdürlüğü yapan bir dostumun, yeni başkan döneminde, Konak’ta hareket memurluğuna atandığının tanığıyım.
Çakmur ve Özfatura arasında sıkı bir bürokrat öğütme yarışı yaşandığını da biliyorum. O zaman, kızağa alınanların adresi sırf içeriği nedeniyle çöp fabrikası idi. Her iki başkan da, aslında bu da bir görev olsa bile; Eşrefpaşa Hastanesi’nde gıcık olduklarını genelevdeki sağlık noktasına sürmekten pek büyük haz duyarlardı.

Bugün müdürlükler, geçmişteki hizmetleri unutularak, bir kenara itilerek kızağa alınmış bürokratlarla dolu. Sistem, onları kazanmak yerine harcamayı tercih ediyor.

Geçmişe dönük iyi örnekler de sunmak mümkün.

Örneğin; Osman Kibar’dan sonra İzmir Belediye Başkanı olan ve bu görevi 1973-1980 yılları arasında sürdüren İhsan Alyanak, Kibar’ın pek çok bürokratına dokunmadı, onlarla çalıştı. İsmet Özpirinç, Cahit Günay, onlarcasından sadece ikisiydi. Hepsi de İhsan Alyanak’ın yanında yer alarak, belediyeye hizmet ettiler.

***

Bu işin medeni bir yönü de var. Siyasi otorite değişince bu bürokratların istifa etmesi. Ama o zaman da bürokrasinin siyasi olması zorunluluğu varmış intibaı yaratılmıyor mu?

Bütün bunlar bize özgü galiba. Kafa yoruşumuz da bundan.

Yoksa normal düzenlerde bunun lafı mı olur?

aci

SON AÇIKHAVACIDAN VEDA

İzmir’in Seferihar ilçesine bağlı Ürkmez bölgesinde; belki de Türkiye’nin son Açıkhava sinemasını çalıştıran Tarık Vardar, bu yıl 60 yıllık mesleğine veda etti. İzmir’de ve Buca’daki bütün kapalı ve Açıkhava sinemalarını çalıştıran ya da bu sinemalarda çalışarak mesleğinde adeta duayen olan Tarık Vardar, Ürkmez’de kendisine ait Elif Açıkhava sinemasını; yaklaşık 15 yıl çalıştırmış, son yıllarda da Seferihisar Belediyesi’yle anlaşarak burada halka ücretsiz film gösterimi sunmuştu.

Halkın, özellikle açıkhava sinemasına büyük ilgi gösterdiğini, ancak gelişen teknoloji nedeniyle sinemacılık mesleğini yapmanın zor hale geldiğini ifade eden Tarık Vardar, bu yıl; aldığı teklif üzerine sinemanın arsasını satmak zorunda kaldı.

Biliyorum, seyircilerim öksüz kaldı ama yapacak bir şey yok” diyen Tarık Vardar, Açıkhava sinemalarının insanların kaynaşmasında çok önemli bir görev üstlendiğini, zenginle yoksulun yan yana film seyrederek bir sosyal kaynaşma sağladığını ifade etti. İzmir’de sadece Çeşme’de bir Açıkhava sineması kaldığını, onun da bu yıl çalışmayacağını öğrendiğini ifade eden Vardar, “Böylece Açıkhava sinemaları tarihe karışmış oldu. Bunun son örneğini de sunduğum için kendimi bahtiyar hissediyorum” dedi.

Tarık Vardar, 60 yıllık meslek hayatında çok şeye tanık olduğunu, bu arada Altın Portakal Onur Üyesi ilan edildiğini, Cannes’da müşahit olarak bulunduğunu, ayrıca Fatma Girik’le ortak olarak bir-iki Kemal Sunal filminin yapımcılığını üstlendiğini de sözlerine ekledi.

Vardar, seyirciye sunduğu filmleri, seyretme fırsatı bulamadığını da belirtti.

kaya foto

KAYA ÇELİKKANAT’I UĞURLARKEN

Birkaç gün önce bir büyük acıyı daha yaşadık; kadim dostumuz gazeteci Kaya Çelikkanat’ı kaybettik.

Kaybedilen dostun çok özel olması, acımızı daha da artırıyor.

Kaya Çelikkanat, bir gönül adamıydı, dik durmasını bilen adam gibi adamdı.

Kimseyi kırmadı. Gönlünü kıranlara bile kırılmadı.

Yazdı, paylaştı, gençlere örnek oldu.

Basın teknolojisinin bütün evrimini birlikte yaşadık. Biz alışsak da o bilgisayara bir türlü ısınamadı, daktilosu üzerine gül koklamadı. Gazeteciler Cemiyeti’nin on yıl önce verdiği Nokia marka cep telefonundan başkasını kullanmadı.

Yeğeni Ali, Bilgin, Murat, Cumhur, onun değişmez dörtlüsüydü.

Deniz tutkusu yüzünden iki kez darbe yedi. Güzelbahçe Limaniçi’nde kiraladığı evin kirasına büyük zam yapılınca, soluğu Balıklıova’da aldı. Ali adlı teknesini oraya demirledi. Bu defa, Balıklıova’daki evi de belediye tarafından yıkıldı, açıkta kaldı.

Deniz olmadan, balığa çıkmadan yaşayamazdı.

Nitekim öyle oldu.

Çabuk çöktü.

Ölümünden iki gün önce Cemiyet Başkanımız Misket Dikmen’le kendisini ziyaret ettiğimizde; biraz toparlanmış görünüyordu. Bize moral verdi.

Yiyebilse, içebilse Azrail’i kovabilirdi.

***

Kaya, hepimizin gönül dostu artık yok.

Oysa onun daha nice yakalayacağı balık, içeceği rakı vardı.

koy enstituleri-

KÖY ENSTİTÜLERİ

Köy Enstitüleri, bundan tam 77 yıl önce, 17 Nisan 1940 yılında kuruldu. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in bir projesiydi ve 27 Ocak 1954 yılına kadar devam etti.

Niçin kuruldu, nasıl kuruldu, nasıl işletildi, niçin kapatıldı?

Bugün hala tartışılıyor.

Köy Enstitüleri, Türkiye’de 40 bin köy olduğu yıllarda; yüzde 5 okuma yazma oranı olan bir ülkede, ilkokul mezunu zeki çocukları, köylerine hizmet götürmeleri amacıyla yetiştirmek üzere kurulmuştu.

Kabataslak Köy Enstitüleri’nin kuruluşu böyle.

Zaman içinde; İsmail Hakkı Tonguç’un da gayretleriyle Köy Enstitüleri, ülke kalkınmasında kırsaldan başlayarak önemli hizmetler yaptı. Bu okullarda yetişen öğrenciler, köylerine giderek oradaki insanları eğittiler ve bu, dalga dalga ülke geneline yayıldı.

İlham kaynağı, Karl Marx’ın “Politeknik” projesiydi. Yani bireyleri, her konuda eğiterek donanımlı kılan bir sistemi uygulamak. 1940’lı yılların sonlarına gelinince; sol kavramı Türkiye’de, özellikle Şükrü Saracoğlu’nun başbakanlığı döneminde mercek altına alınmaya başlanmıştı. İşte tam o yıllarda da bazı çevreler, Köy Enstitülerini, “sollaştırma”, daha doğrusu “komünistleştirme” sevdasına kapıldılar ve bu kuruma böyle bir yafta asmaya çalıştılar.

O yılların en gözde Köy Enstitüleri, Buca’daki Kızılçullu Köy Enstitüsü, Ortaklar, diğeri de Ankara’daki Hasanoğlan Köy Enstitüsü idi… Kızılçullu, bu rüzgardan uzak durmaya gayret etti. Çocukluğumda, hatırlıyorum; Kızılçullu Köy Enstitüsü Öğrencileri, hafta sonları Kızılçullu’dan Buca’ya kadar yürüyüş yapar, hep birlikte marşlar söylerdi.

Çoğunda onların başında Müdür Talat Ersoy yer alırdı.

Formaları ile yürüyüş yapan bu öğrencileri, Bucalılar olarak alkışlamaya bayılırdık.

Hasan Ali Yücel’den sonra göreve gelen Milli Eğitim Bakanı Reşat Şemsettin Sirer, Köy Enstitüleri’nin “aşırı solun” yuvacı olduğu iddiaları üzerine, yeni bir yapılandırmaya girdi ve buralarını Köy Öğretmen Okulları olarak düzenledi. Aşırı solcu unsurları da camiadan uzaklaştırdı. Kız ve erkek öğrencileri ayırmak istedi.
1950’de Demokrat Parti iktidara gelince, Köy Enstitüleri, artık kurumuş ilkesinden çok uzaklaşmıştı. Sol söylemler devam ediyordu ve bu da Demokrat Parti’yi rahatsız etmişti. 27 Ocak 1954 yılına gelindiğinde İktidar, enstitüleri kapattı. Oysa 24 milyon nüfusa sahip ülkede bu okullar 17 bin 251 köy öğretmeni yetiştirmişti ve bu köy öğretmenleri, Türkiye’yi, dünyada kendine yeten 7 ülke arasına sokmuşlardı.

Sonraki yıllarda ne oldu?

Alternatif eğitim yöntemleri geliştirildi. Sanat okulları kuruldu. Daha donanımlı öğretmenler, her biri kendi alanında uzman elemanlar yetiştirdiler.

Ancak komünist bir geçmişten gelen Bulgaristan’da politeknik okulları, eğitimlerine devam ediyordu. Ve onlar, durmadan mezun vermişlerdi. 1950’den başlayarak, 1980’li ve 1990’lı yıllarda o ülkedeki baskılardan kaçarak Türkiye’ye yerleşen soydaşlarımız, bu eğitimden geçmiş, donanımlı birer eleman olarak karşımıza çıktılar. Bugün hala aramızdalar.

Kısacası Köy Enstitüleri, tartışılan bir konu olmayı sürdürecek. Özellikle eğitim sistemimizdeki kafa karıştıran uygulamalar, Köy Enstitülerini sürekli gündemde tutacağa benziyor.

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*