Bir bu eksikti

The following two tabs change content below.

Tayfur Göçmenoğlu

Tüm Yazıları

Son Yazıları - Tayfur Göçmenoğlu (Tümünü Gör)


Pin It

Anadolu insanının icadı bitmez.
İşte size bir yenisi:
Devlet, özürlü çocuklar için, ailenin durumuna bağlı olarak maaş bağlıyor. Bir ailede iki çocuk varsa iki çocuk için, üç çocuk varsa üç çocuk için.
Ve bu, böyle sürüp gidiyor.
İşte burada vahamet başlıyor.
Gelen haberler, o bölgelerde bu gerçekle iç içe yaşayanların anlattıkları insanın aklının havsalasının alamadığı boyutlara varıyor.
Bazı aileler, inadına hamilelik oluşturuyor ve kadına hamilelik döneminde özel bir takım maddeler yedirilerek doğacak bebeğin özürlü olması sağlanıyor.
İnanılacak gibi değil. Bir annenin, bir babanın körü körüne yapacağı bir iş hiç değil. Ama yapılıyor. Sayısı önemli değil ama yapılıyor.
Gelen bilgiler böyle.
Belki fakirlik, belki acizlik. Ama hepsinden önemlisi cahillik.
Üç kuruş uğruna bir anne baba, ömür boyu özürlü bir çocuğu göze alıyorsa söylenecek hiçbir şey yok.

bir-bu-eksitki-1

Bazı bölgelerde çok çocuk sanki bir geleneğin ürünü. Geçmişte, 20 çocuk babası bir Diyarbakırlıyı tanımıştım. “Çocuklarının isimlerini say” dediğimde sadece erkek olanlarının sayıyor, kız çocuklarına gelince “Ne lüzüm var” diyordu.
Bu zihniyetin bugün var olup olmadığını bilmiyorum ama devletin hep ama hep kız çocuklarının okutulması konusundaki gayretleri, umarım bu zihniyeti köreltmiştir. Hem de alabildiğine.
Bugün özürlü çocuk aylığı uğruna bir hayatı körelten, kendi hayatını üç kuruşa satıp beri taraftan cehenneme çeviren bir anlayışa karşı yine aynı devletin bir karşı atağa geçtiği haberleri de geliyor oralardan.
O “çocuğu özürlü hale sokan” maddeyi alan anneler cezalandırılıyor, suç ortağı baba da aynı şekilde ceza alıyor ve bir nebze de olsa bu vahametin önüne geçilmeye çalışılıyor.
Devletin bu gayreti ne kadar işe yarıyor bilemeyiz. Ama aynı devlet, özürlü çocuklar için aileyi hala durmaksızın maaşa bağlıyor.
Bunun maddi yönü, ortaya koyduğu manevi yönünün yanında solda sıfır kalsa da…

***

“Klasik müzik, insanı olgunlaştırır”

klasik-muzik-2-cansu-kocaoğluBir nesil gazellerle, bir nesil arabesk şarkılarla büyüdü.
Ankaralı Turgut, Ampul Ali, Ali Avaz, Müslüm Gürses kültürü pek çoğumuzun damarlarındaki kandan da fazladır.
Bir ara rap müziğinin tutsağı olduk. Bereket kısa sürdü.
Yani merkezden hep uzaklaştık.
Türk Sanat Müziği’nin o eşsiz zenginliğinden, Türk Halk Müziği’nin o doyumsuz tınlamasından o kadar uzak kaldık ki.
Beethoven’i, Mozart’ı tanıma fırsatı bile bulamadık bu ara.
Klasik müziğin 30’lu, 40’lı yıllardaki saltanatını bir kenara bırakırsak kulağımıza ne hoş geldiyse onu dinledik.
Cemal Reşit Rey, Ulvi Cemal Erkin, Ferit Alnar, Adnan Saygun ve Nevit Kodallı gibi ustaların peşinde koştuğu çok sesli müziği tadına varamadan toprağa gömdük.
Bugün geldiğimiz nokta artık yeni bir rota çizme zamanıdır.
Üçkuyular’da iki ortağı ile İZMA adıyla bir müzik okulu açan ve burada özellikle çocuk yaştaki öğrencilerine eğitim vererek klasik müziği aşılamaya çalışan Cansu Kocaoğlu, ısrarla klasik müziği işaret ediyor ve diyor ki:
“Klasik müzik, müzik türleri içinde ölümsüzlüğünü tescillemiş olan tek türdür. Bütün müzik türleri, zaman içinde değişime uğramışken; biz Mozart’ın yıllar önce bestelediği eserlerini aynı kalıplar içinde icra ediyor ya da dinliyoruz. Bu yüzden klasik müzik, kaliteli müziğin de bir adıdır. Bu müziği benimseyip sevenler, kaliteli yaşamın da bir parçası olduğunu kavrarlar ve anlarlar”
Müzik eğitimini önce Dokuz Eylül Üniversitesi’nde, sonra pratik olarak Maria Rita Epik ve Tan Sağtürk’ün yanında alan, şimdi de özellikle çocukları yetiştirmek üzere bir müzik okulu açan Cansu Kocaoğlu, anne babaları, çocuklarını bu tür okullara göndermeleri konusunda uyarıyor ve tıpkı satranç eğitimi gibi klasik müzik eğitiminin de çocuğun gelişmesinde çok önemli etkiler yapacağını savunuyor. Kocaoğlu, “Çocuğunuzun olgunlaşmasını istiyorsanız onun kulağını, günümüzün çoğu yozlaştırılmış müzikleriyle değil, Mozart’ın, Beethoven’in tarihe mal olmuş eşsiz tınılarıyla doldurun” diyor.

***

Çanakkale ruhu

Bu, bir internet alıntısıdır.
Ama oldukça anlamlı bir gerçeği de içeriyor.
Turgut Özal, Japonya’dan bir grup eğitimciyi ülkeye çağırıp Türk eğitim sistemini analiz etmelerini istemiş.
Adamlar gelmişler, gerekli incelemeyi yaptıktan sonra rapor sunmuşlar. Rapordaki ana tema şuymuş:
“Sizin eğitiminizde milli ruh yok”
Turgut Özal, merak edip sormuş:
“Nasıl yani?”
Adamlar anlatmışlar:
“Bizde çocuklarımız okuma yazma çağına gelince; onları toplu halde hızlı trenlerimize bindiririz. Sonra her biri teknoloji harikası olan fabrikalarımızı gezdirir, yaşadıkları ülkenin ne kadar ileri bir konumda olduklarını anlatırız. Bu geziler tamamlanınca bu defa o çocuklarımızı Hiroşima ve Nagazaki’ye götürüp, atom bombası atıldıktan sonra hala bitki yetişmeyen alanları gezdiririz. Onlara dünyanın öbür yüzünü gösterir ve savaşın nasıl bir şey olduğunu beyinlerine kazırız. Çocuklarımız, sonuçta milli bir ruhla donanırlar ve ülkelerine hizmet aşkıyla yaşarlar, çalışırlar”
Özal, söze karışır:
“Ama bizim Hiroşima’mız yok ki”
Cevap verirler:
“Hiroşima’nız yok ama Çanakkale’niz var. Sizin milli ruhunuzu şaha kaldıracak bir kahramanlık destanınız var. Sadece Çanakkale, bizim sahip olduğumuz milli ruhu güçlendirecek değerlerden çok daha fazlasına sahip. Çanakkale’yi gezdirin, o destanı iyi anlatın, görün bakın nasıl bir nesil yetişecek ülkenizde”

***

Nerede kaldı diplomasi

Diplomasi, bir nezaket mesleğidir, ilmidir.
Nezaketi beceremeyenler diplomasiyi de beceremezler.
Diplomaside; kullanılacak her kelime, kurulacak her cümle dikkati gerektirir. Çünkü bu dikkatten kaçınılarak yapılacak her türlü hareket, vahim sonuçlar doğurur.
Diplomasi ilminin ustaları, en iyi eğitimi almış, alt yapıları güçlü kimselerdir ve onlardaki yapı, biraz da “devlet adamlığı” kimliğiyle örtüşür.
Bunu niye anlatıyorum?
Önce Almanya, sonra Hollanda, densiz birer hareketle Türkiye Cumhuriyeti’nin iki bakanını ülkelerine sokmadılar ve diplomasi adına iki rezalete imza attılar.
Bu, onların ayıbı.
Ama onların bu ayıbına; diplomasinin genel kurallarını unutup “ağzına geldiği gibi” cevap vermek de hep yanlış, hem beyhude.
Çünkü bu cevap verme sırasında kullanılan kelimeler ve savunulan değerler, bu ülkelerin umurunda olmayan değerlerdir. Bir ülkenin dörtte birinin homoseksüel olduğu, uyuşturucunun rahatlıkla satılabildiği, erkekle erkeğin, kadınla kadının evlenebildiği bir ülkeye, bu değerleri malzeme kullanarak çatmak kadar beyhude bir davranış olamaz.
Hele bağırıp çağırmak; hiç değil.
Kızmak evet. Sert çıkmak evet. Dik durmak evet. Ama o kadar. Bundan sonrası enerjiyi beyhude harcamaktan başka bir şey değil.
1966 yılında; dönemin ABD Başkanı Lyndon B. Johnson, Başbakan İsmet İnönü’ye, bizim dış politikamızı eleştiren ve biraz da aba altından sopa gösteren bir mektup göndermişti. Türkiye o yıllarda Yunanistan’la savaşın eşiğindeydi ve tabii Kıbrıs, en büyük etkendi. Johnson ,mektubunda “Kıbrıs’a bir müdahalede bulunulduğu takdirde, ABD’nin sattığı silahları kullanamazsınız” demişti.
Bu, o günün şartlarında, bugünün şartları gibi kolay yutulur bir şey değildi. Ama İnönü, ülkeyi ayağa kaldıracağı yerde “Adam, münasebetsizlik etmiş” dedi ve işi geçiştirdi. Kamuoyunun tatmin olmadığını fark edince de “Türkiye, başka bir kutba geçebilir” uyarısında bulundu.
Bu uyarı, Amerika’nın ve tabii Johnson’un aklını başına getirdi, zaman içinde ilişkiler normale döndü. İnönü, “Seni bırakıp Sovyetler’le dost olabilirim” demek istemişti ve bu da işe yaramıştı.
Bir keresinde efsane Dışişleri Bakanlarından İhsan Sabri Çağlayangil, Londra’dan bir İngiliz uçağıyla dönmek isterken, beylik tabancasına el konmaya kalkışılınca uçaktan inmiş ve bir gün sonraki Türk uçağını beklemeyi kararlaştırmıştı.
Bu tepkisini iki kelime bile etmeden ortaya koymuş ve İngiltere, bu hatasını anlamakta gecikmemişti.
Keza Turgut Özal, Cumhurbaşkanı sıfatıyla çıktığı bir Avrupa gezisinden dönerken Sovyetler Birliği’ne geçmiş ve dönemin Başkanı Gorbaçov’la emrivaki görüşmek istemiş, bu talebi Sovyetler Birliği resmi makamlarınca kabul edilmemişti. Ama Özal da bunu mesele yapmadı ve “Hata bendeymiş” diyerek ülkeye döndü.
Bütün bu örnekler, diplomatik ilişkilerin korunması adına yapılmış, biraz fedakarlık, biraz kararlılık ama en çok da mantık isteyen davranışlardı ve hepsi de işe yaramıştı.
Bu güne dönüldüğünde aynı hassasiyetin korunmasının fevri davranmaktan daha çok işe yarayacağını vurgulamak zorundayız.
Yapılan densizliklerin; o ülkelerin sorunları olduğunu ve zaten onların sağduyu sahibi kendi vatandaşlarınca da eleştirileceğini ve belki de cezalandırılacağını aklımızdan çıkarmamalıyız.
Hollanda, Hollanda diyoruz.
Avrupa’da Hollanda, daha çok “Pay Bas-Peyi ba” adıyla anılır. Yani Fransızcadan tercüme edersek “Alçak memleket” adıyla.
Yoruma gerek var mı?

***

Hey gidi günler…

 

hey-gidi-günler-5

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*