Makam aracı mı hizmet aracı mı?

The following two tabs change content below.

Tayfur Göçmenoğlu

Tüm Yazıları

Son Yazıları - Tayfur Göçmenoğlu (Tümünü Gör)


Pin It

Türkiye’de 125 bin makam aracı varmış. Bu sayı, nüfusu bizden daha çok olan Japonya’da 10 bin.
Verilerin çok eski olduğunu sanıyorum. Türkiye’de bugün 200 bin makam aracı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Makam aracı tanımı, 1980’li yıllara aittir ve tabii Özal döneminde başlatılmıştır. O yıllardan önce hizmet aracı tanımı vardı ve gerçekten araç sayısı çok azdı.
Şimdi nasıl oldu da, sayı böylesine arttı ve makam aracı nasıl oldu da bu kadar serbestleşti?
İsraf kültürümüzün miladı elbette 1980’li yıllardır ve tabii bunun eseri de o yıllarda estirilen “zenginliğin asaleti” edebiyatına dayalıdır.
Hizmet aracı ile makam aracı arasına mesafe koyan anlayış, bugün bu asalet edebiyatının keyfini sürüyor.
Oysa Japonya’da kullanılan aracın tanımı hala “hizmet aracı”dır ve hala sayı 10 binlerde seyretmektedir.
Öyle makam araçları var ki, sadece; gününü masa başında geçiren sahibini evden alıp yine akşam olunca evine bırakmaktan ibaret bir amaçla kullanılmaktadır. Onun makam şoförü, gün boyu, aracın ön camını silerek gün geçirmekte, radyosunu açıp Kordelya FM’den Zeki Müren şarkıları dinlemektedir. Mesaisi bundan ibarettir.

Böyle bir israfı Türk toplumu için hak etmediği bir davranış olarak nitelendirmek herhalde yanlış olmaz. Özellikle belediyelerin bu konuda sınır tanımaz rahatlıkları çok göze batıyor.
Makam aracı kullanmak yerine bir araç koordinasyon birimi oluşturulsa, araç ihtiyacı hisseden yöneticilere bu merkezden araç temin edilse ve sayı minimuma indirilse daha mı kötü olur?
Yıllar öncesini hatırlıyorum. Buca Belediye Başkanı rahmetli Süha Göksel ( Prof. Dr. Ahmet Bülent Göksel’in babası), makam aracı arızalandığında üç ayı aşkın bir süre belediyeye ait cenaze aracını kullanmıştı. Zaman zaman espri konusu ediliyordu ama Süha Göksel’in o yıllar için söylüyorum başka alternatifi de yoktu.
Makam aracı saltanatı bitmeli, hizmet aracı kültürüne dönülmelidir.
İnsafı olanlara sözüm tabii…

makam-araci--behçet-uzun-1

Yazımızı nostaljik bir fotoğrafla süsleyelim. 1930’lu yıllara ait bu fotoğrafta, o yılların efsane belediye başkanı Dr. Behçet Uz’un makam aracı görülüyor. İçindeki de meslek büyüğümüz şehr-ül muhabirin Rauf Lütfü Aksungur’dan başkası değil.

***

Gece bekçileri geliyor

Devlet, 10 bin yeni gece bekçisi alacak. Bu gece bekçilerine ayda bin 500 lira civarında maaş ödenecek.
Ama bekçiler ne yapacak?
Görünen o ki, polisin yükünü hafifletecek.
Geçmişte gece bekçileri, gecelerin güvenliğine hakim durumdaydı ve özellikle mahalle kültürünün yaygın olduğu yıllara damgasını vurmuştu.
Kimin hangi evde oturduğunu bilir, sarhoşu evine bırakır, genç kızların güvenle evlerine ulaşmasını sağlar, açık unutulan kapıları sessizce kapar, kısacası hırsızı uğursuzu yıldırır, üşüdüğünde fırına sığınıp iliklerini ısıtır, canı çay istediğinde gececi kahvehanede soluklayan, sık sık düdük çalıp “Ben buradayım haaa” diyen, bayram sabahları evleri ziyaret edip iyi dileklerini sunan bir özel figürdü gece bekçisi.
Onları sever, onlara güvenirdik.
Onlar sayesinde geceleri rahat uyur, huzur içinde olurduk.
Şimdi mahalleler çok değişti. Tek katlı evlerin yerini aynı yerde oturmasına rağmen birbirini tanımayanların yaşadığı apartmanlar aldı.
Böyle bir konumda gece bekçilerini, o “Seksenler” dizisinde izlediğimiz gece bekçisi figürüyle eş tutmamak lazım.
Eminim, gece bekçisi düdük çaldığında insanlar yataklarından fırlayacak, pek çoğu telefona sarılıp en yakın karakolu arayarak adamcağızı şikayet edecek.
Eminim, en ufak bir olumsuzlukta onun yakasına yapışılacak, hesap sorulacak.
Eminim, iş siyasallaştırılacak, tayinler, sürgünler yaşanacak.
Eski gece bekçilerini aramak, eski Fuar günlerini aramakla eş değerdedir.
Yine de bekliyoruz.
Hayırlı olsun.

***

İstemezükçülük

İstemezük kelimesini Osmanlı’nın kendini hala güçlü hissettiği dönemde Yeniçeri ve Ulema’nın baş kaldırmaları ile öğrendik.
Cumhuriyet döneminde Atatürk devrimlerine karşı çıkanların örgütlenmesi de “istemezük” kavramının ne kadar etkili olduklarını ortaya koyar.
Boğaziçi Köprüsü’nün yapımına karşı çıkanlar, özelleştirmeyi gereksiz bulanlar, hatta vatan hainliği ile eşdeğer tutanlar, yakın tarihimizin en istemezükçüleridir.
Tünellerin yapılması, metro hatlarının kurulması, bir yere katlı otopark kurulmak istenmesi, bir mezbele alanın imar eksenli islah edilmesi, istemezükçülerin hiç hoşuna gitmez. Onlar hemen yaygarayı koparırlar ve ne yazık ki sistemi kilitlerler.
Konu yargıya taşınır ve bir şey yapılacaksa yapılamaz. Yapılamayacaksa da bunun gereği yerine getirilemez.
Dava uzar da uzar.
İzmir’de utanç çukurunun başına gelen budur.
Kentin ileri gelen mimarlarına hazırlatılan proje, mimarlıktan hiç anlamayanların girişimleriyle askıya alınmış ve şu ya da bu, oraya yapılacak bir tesis engellenmiştir.
30 yıla yakın süredir orada duran mezbeleliğin gözleri rahatsız etmesi, daha önce gözleri rahatsız etmemesi için yapılan girişimle hiç sayılmıştır.
İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Şirinyer Pazaryeri’nde oluşturduğu bir proje, yine bu anlayışın isyanıyla önlenmek istenmektedir.
Şirinyer Pazaryeri’nin bu hali, orada gerçekleştirilecek en kötü projeden bile daha kötüdür.
Bu proje, hem geniş bir alanı kurtaracak, hem trafiği rahatlatacak, hem de 650 bin nüfuslu Buca’yı, yıllardır hasretini çektiği bir sinemaya kavuşturacaktır. Bunlar az buz şeyler değildir ve geç kalınmış bir hizmettir.
İtirazın, işi uzattığı, uzatacağı ortada.
Ama sadece itiraz ederek katkı verdiğini sananlar için de bir yanılgı değil mi?

***

Zamane öğrencileri

Geçen hafta bir okulda veli toplantısına katıldım.
Öğretmenler, öğrencilerin mezuniyetlerine iki ay kala nasıl bir performans sergilediklerini anlattı.
Anlatılanların tam göbeğinde iki teknolojik icat, birer “eğitim katili” gibi sunuldu. Bunlardan ilki cep telefonu, diğeri yanlış kullanılan internet.
Televizyon da benzer kusurlu icatlardan biri.
Gerçekten özellikle cep telefonlarının; öğrencilerin iyi eğitim almalarını yüzde 10 oranında azalttığı gerçeği vurgulandı ki, anlatılanları dinleyince ikna olmamak mümkün değil.
Cep telefonlarının, çocukların arkadaşlık ruhunu zayıflattığı, iletişimde teknolojiyi duygunun önüne çıkardığı da bir gerçek. Ama öğretmenler, velilere yalvarsa da yakarsa da çocukların elinden bu zararlı oyuncakları almak mümkün değil.
Toplu taşıma araçlarında dikkat edin; herkesin elinde bir telefon, etrafıyla ilgisiz, bazen geldiği durağın farkına varmayan örneklerle dolu. Ve bunlar sadece çocuklardan ibaret değil. Yaş düzeyi giderek yükseliyor ve kimse kimsenin yüzüne bakmıyor, kimse kimseye “Günaydın” demiyor, kimse kimsenin hatırını sormuyor.
Çocuklarımızın geleceği adına endişe verici bir durum. Onların eğitim kalitelerini yüzde on oranında artıran bu icatlar, konforlu yaşamımıza öylesine hakim oldular ki, geri dönüş artık imkansız.

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*