Anlatamadıklarım

The following two tabs change content below.

Tayfur Göçmenoğlu

Tüm Yazıları

Son Yazıları - Tayfur Göçmenoğlu (Tümünü Gör)


Pin It

radyoo-1Geçtiğimiz hafta, İzmir Radyosu’ndan Esra Eren’in konuğu oldum.
Buca’daki çocukluğumu, gençliğimi ve tabii bu süreçte radyo ile tanışmamı anlattım.
Benim yaşımdakilerin radyo anıları, yarım saate sığmaz.
Bir şeyler anlattım ama çok şeyi de anlatamadım.
Vakit bulamadığımdan.
Radyo ile henüz 12 yaşında sokağımızın başında bulunan Kadri Özden’e ait kahvehaneden saat 15.00-16.00 sularında plak çalınarak gerçekleştirilen müzik yayınını dinleyerek tanıştım.
Zeki Müren’in ilk parladığı yıllar ve ilk plağı:
“Bir Muhabbet Kuşu”
78’lik taş plağın arkasında da “Bu Aşkın Istırabı”diye başlayan hüzünlü bir şarkı var.
Sokağımızda biri İtalyan Sponza ailesine, diğeri Yörük Ali Efe’nin şoförü Hafız Uyar’a ait radyo olduğunu biliyoruz ama seslerini duyma şansımız yok.
Sonra o mahalleden taşındık. 1956’da da ilk radyomuz oldu. Galiba Aga marka.
Lambalı bir radyo. Düğmesini çevirip açtıktan sonra 3-4 dakika beklemeniz lazım ısınması için.
Ancak ondan sonra sesi çıkıyor.
Rahmetli annem, hemen dantelden bir örtü örüp üzerine serdi. Radyo, evimizin baş tacı oldu.
Sanki evde yeni bir bebek dünyaya gelmişçesine sevinçliyiz.
Radyoyu açma-kapama görevi bana verildi ki, önemli, gurur duyulacak bir görev.
Sonra bu radyoya bir kardeş satın aldık. İspanyol yapımı beyaz renkli bir pikap.
Dinlemek için 78’lik taş plaklar.
Çoğu Zeki Müren şarkıları. İçlerinde Müzeyyen Senar’lı, Safiye Ayla’lı, Münir Nurettin Selçuk’lu olanlar da var.
O zaman radyolar, üç dalgadan yayın yapıyordu: Kısa dalga, orta dalga ve uzun dalga.
İzmir Radyosu’nu dinlemek için ayarı kısa dalgaya getiriyorduk. Orta dalgayı açtığımızda gelip giden sesleriyle Arap radyolarının yayınları duyuluyordu. Uzun dalgaya getirdiğimizde de ya ‘Amerikan’ın Sesi’ ya da “Burası Moskova’ diye başlayan anonsuyla Sovyet radyosunu dinleme imkanı oluyordu.
Radyoda gün boyu şarkı dinlemek, akşam saatlerinde “Memleket Saat Ayarı” uyarısını almak, haberleri ‘ajans’ deyimiyle dinlemek ayrı bir keyif veriyordu. Sevgili dostum Yılmaz Tok’un Ankara Radyosu spikeri iken sunduğu haberlerdeki o müthiş sesi ve sunumu hala hafızamdadır. Keza akşam haberlerinden sonra Mümtaz Faik Fenik’in “Muhterem dinleyiciler…” diye başlayarak sunduğu politik yorum harikaydı.
Keza hemen her akşamüzeri ‘Arkası Yarın’ adıyla sunulan teatral skeçte Yıldız Kenter’i, Şükran Güngör’ü, Erol Günaydın’ı dinlemek ayrı bir zevkti.
Muzaffer Sarısözen’in kendi sesiyle sunduğu o eşsiz Anadolu ezgileri öyle güzeldi ki…
Ramazan geldiğinde radyo daha da şenlenirdi. Akşam saatlerinde dini sohbetler, ezan, özel Ramazan programında ilahiler, bayram günleri Hayali Küçük Ali’nin sunduğu Karagöz skeçleri, dinleyenleri başka bir aleme götürürdü.
19 Şubat 1956 günü Türkiye-Macaristan dostluk maçı oynandı. Milli takımların karşı karşıya geldiği bu maçta kimler yoktu ki…Turgay Şeren, Naci Erdem, Coşkun Özarı, Kadri Aytaç, Metin Oktay, Lefter Küçükantonyadis ve daha niceleri.
3-1 galip geldiğimiz maç, mahallemizdeki bir kahvehanedeki radyodan naklen yayınlandığında, şimdiki Heykel meydanında müthiş bir kalabalık birikmiş, zaten az olan trafik de felç olmuştu.
Sonraki yıllarda Mithatpaşa Sanat Enstitüsü Elektrik Elektronik Bölümü’nün deneme radyosunun meraklısı olduk. Öğretmen Asım Hoca’nın sunduğu bir saatlik programda, dinleyicilerin gönderdiği taş plaklar çalınıyor, başkaca bir anons yapılmıyordu.

Zaman bulsaydım, sevgili Esra Eren’in programında bunları anlatacaktım. Böyle bir fırsatı bir kere daha yakalamayı umut ediyorum.
Radyodan söz etmek öyle keyifli bir şey ki.
Tıpkı geçmişte dinlemek gibi.
Şimdi radyo yeterince dinleniyor mu?
Evet. Özellikle akşam saatlerinde. Özellikle insanların araçlarıyla evlerine dönmekte olduğu saatler ve tabii gece yarısından sonra; uykuyu sevmeyenlerin ve yalnız başına kalmak isteyenlerin keyif sürmek istedikleri anlarda.

Radyo demişken, Konak Belediyesi’nin Basmane’ne açtığı Radyo Müzesi’ni mutlaka gezin. Orada yetkili sevgili kardeşim Derya Manav’ı görecek ve onun anlatımıyla eski radyo alıcıları arasında keyifli dakikalar geçireceksiniz.

***

Midye yemeyin

Midye-2Lağım suyunu bir tasa koyun. Temin edeceğiniz iki canlı midyeyi bu suyun içine atıp biraz tuz ekleyin ve bir gece bekleyin.
Ertesi gün gözlerinize inanamayacaksınız. Su, tertemiz olacak.
Olacak ama onca pislik de midyenin bünyesinde depolanacak.
Midye dolması ya da midye tava, inanılmaz lezzetli bir şey. Hele bizim Egelilerin damak tadına o kadar uygun ki.
Oysa midye, dünyanın en lezzetli ama en tehlikeli ve zararlı yiyeceklerinden biri. Çünkü midye, temiz denizleri sevmeyen bir yaratık ve özellikle pis ve zararlı yiyeceklerle beslenmeyi seviyor. Özellikle ağır metalleri içinde toplayıp yaşamı boyunca saklayabiliyor.
İzmir körfezi, ağır metaller açısından çok zengin ve tabii civa açısından inanılmaz yoğunluğa sahip. Bu körfezden toplanan midyelerin zararlı olmaması mümkün değil.
İzmir’deki midyeler bitti, şimdi İstanbul’dan, daha kirli denizlerden getirtiliyor.
Onların sağlığımıza olumsuz etkileri belki üç misli fazla.
Midyenin zararı hemen değil, bazen beş, bazen 20 yıl sonra ortaya çıkıyor.
Uzmanların uyarısına kulak verin ve midyeyi düşmanınıza bile yedirmeyin.
Midyeyi özellikle çocuklardan uzak tutun.
Yukarıda söylediğimiz testi yapabilirseniz gerçeği gözlerinizle görebilirsiniz.
Bu arada canınız çok çekiyorsa, biraz zahmete katılıp Yunan adalarına gideceksiniz. Orada hem daha iri, hem daha sağlıklı midye bulabilirsiniz.

***

Sevgi ve nefret diretmesi

Dikkat edin, son günlerde iki isim ısrarla öne geçirilmeye çalışılıyor.
İkisine de kaynağı belli olmadığını sandığımız çevrelerce övgü üzerine övgü yağdırılıyor.
Biri İkinci Abdülhamid. İkincisi Prof. Dr. Necmettin Erbakan.
İkinci Abdülhamid, yaptığı eserleriyle övülüyor.
Doğrudur; Yıldız Sarayı’ndan 35 yıl süreyle çıkmadı ama, Cumhuriyet döneminde pek çok başbakanın başaramadığı işleri başardı.
Ama o, aynı zamanda 1876 yılında başlayan ve 1908’e kadar süren İstibdat Devri’nin de mimarlarından biridir.
Yani, pek çok Avrupa ülkesine demokrasi gelmişken o, ülkeyi “Tek Adam” zihniyetiyle yönetmiş, siyasi muhaliflerine karşı hep kuşkuyla bakmış, “jurnal” denen olguyu harekete geçirerek kurduğu Yıldız İstihbarat Teşkilatı’yla kimseye aleyhinde konuşma fırsatı tanımamış bir padişahtı 2. Abdülhamid.
Kimine göre “Kızıl Sultan”, kimine göre “Ulu Hakan”.
Ama Ziraat Bankası’nı kuran Mithat Paşa’yı o boğdurmuştu ve “seksi” bulduğu için kara çarşafı da o yasaklamıştı.
Gerçekten gerçekleştirdiği büyük yatırımların haddi hesabı yoktu ve onu zora sokan şey de o istibdat inadıydı.
31 Mart Ayaklanması sonu oldu.
Şimdi bu padişah, bütün günahlarından arındırılmış gibi sunuluyor topluma ve hakkında diziler çekiliyor, yayınlar yapılıyor.
İkincisi Erbakan.
60’li, 70’li yıllarda koalisyonların denge adamı.
Ağır sanayi hamlesini başlatan ama bir türlü sonunu getiremeyen lider. Zamanında tamamladığı bir tek fabrika, yol, köprü, meydan yok. Temelini attığı fabrikalardaki demirler paslandı gitti.
Bir kere olsun Anıtkabir’e çıkmadı.
Libya’yı ziyaretinde; Kaddafi’nin çadırında bir başbakan olarak Türk onurunu nasıl koruduğu(!) cümle alem tarafından iyi bilinir.
Tarikat liderlerini başbakanlık konutunda toplayıp onlardan görüş alan da kendisidir.
Abdülhamid’i de Erbakan’ı da seven, sevecek olan çıkabilir.
Muhabbetleri daim olsun.

Nefret duygumuza baskı yapanların malzemesi de Suriyeliler.
Gerçekten toplumun büyük bölümünde genel bir rahatsızlık var.
Çalışmıyorlar, çevreye zarar veriyorlar, dengeleri bozuyorlar ve devletin her türlü imkanından “otomatikman” yararlanıyorlar.
Türk askeri, onların temsil ettiği gücü korumak için onun ülkesinde savaşırken onlar, Türkiye’de sefa sürüyor.
Deniyor ki, “Suriyeliler de askere gitsin”
Deniyor ki, “Suriyeliler de hak ettiklerinde para alsın”
Deniyor ki, “Türkler hangi statüdeyse onlar da aynı statüde olsun”

Sevgimizi ve nefretimizi yönetenlerin argümanları hayli zengin.
Yeter ki, bunlar referandum sürecinin birer malzemesi olmasın.
Ama ne yazık ki, olacak gibi görünüyor.
Aman dikkat.

***

Kan ihtiyacı zuhur ettiğinde

Eskiden acil kan ihtiyaçları anında karşılanırdı.
Kızılay Kan Bankası ya da başka merkezler, bir şekilde duyurusunu yaptıkları kanı mutlaka bulurlardı.
Şimdi ne oldu, nasıl oldu; bulunamıyor.
Duyarsızlık almış başını gidiyor.
En yaygın bulunan taze kanın bile bulunması zorlaştı. İnsanlar, eskisi kadar kan vermeye hevesli değil.
Oysa özellikle Kızılay Kan Merkezi’ne düzenli kan vermenin avantajları var. Orada kayda giriyorsunuz ve bir gün sizin kan ihtiyacınız, öncelikli olarak karşılanıyor.

Yakınlarda bir örneğini yaşadık. 0 grubu RH Pozitif kanı bile bulamadık.
Gidişat iyi değil.

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*