İyi okur olmak da önemli


Pin It

Yazarlık Atölyesi Eğitmeni M. Sabri Şenol: “Eğitim alırken maalesef iyi okur olmanın gerekleri üzerinde fazla durulmuyor!”

Son yıllarda yazarlık atölyeleri peş peşe faaliyete geçti ve ilgi gördü. Bu konuda neler yapılıyor, bilgilenmek amacıyla Yazarlık Atölyesi Eğitmeni M. Sabri Şenol ile 9 Eylül okurları için söyleştik.

Anıl DURAN – Röportaj

İzmir de uzun zaman yaratıcı yazarlık atölyeleri yürüttünüz. Üniversitelerin sürdürülebilir eğitim merkezleri ya da değişik sanat merkezlerinde yürüttüğünüz bu atölyeler hakkında bizi bilgilendirir misiniz?
Sahne sanatları alanında lisansüstü eğitimimi tamamlamak üzere Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü’ne atanmış, Enstitü aracılığıyla Güzel Sanatlar Fakültesi’nde görevlendirilmiştim. Ana sanat dalım olan Dramatik Yazarlık Ana Sanat Dalı bünyesinde Prof. Dr. Hülya Nutku hocamın yazarlık derslerini asiste ediyordum. Farklı bir kurum tarafından Yaratıcı Yazarlık Atölyesi yürütmek üzere birini önermesi istenince, Hocam benimle konuştu. Daha öncesinde bu alanla ilgili olarak BBC yazarlarından Jennifer Farmer ile çalışma imkanım olmuştu. Sonrasında daha sıkı ilgilenmiştim bu disiplinle. İlk birkaç atölyeyi diğerleri takip etti. Atölyelerin işleyişi hakkında bir şeyler söylemek gerekirse; kısaca şöyle bilgilendireyim sizi. On kişiyle sınırlandırdığım bu atölyelerin ilk kuru beş haftalık bir süreyi kapsıyor. Katılımcılar bu atölyede öncelikle yazının genel dinamikleriyle donatıldıktan sonra dünya edebiyatının önemli yazarları ve bu yazarların metinleriyle uğraşıyorlar. Bu metinlerdeki yeni, çarpıcı ve derin olanın peşine düşüyoruz ve bunun tartışmasını yapıyoruz. Sonrasında ise atölyedeki bu tartışma ve öğreti anları ışığında edindikleri deneyim, keşif ve bilgiyi kendi bilinçdışı alanlarına yansıtarak buradan kişisel tarihlerine dair özgün öyküler yazıyorlar. Ben de bu süreçte kendi deneyimlerim ölçüsünde onlarla bu deneyimi paylaşıyor, yaşama, edebiyata ve yazıya dair bilgimle üretim sürecinde onlara yardımcı olmaya çalışıyorum.

Yaratıcı Yazarlık Disiplini

Yaratıcı Yazarlık Disiplini hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?
Ortalama 150 yıllık bir geçmişi olan “Yaratıcı Yazarlık” disiplininin tarihi arka planına şöyle bir göz atacak olursak; 19. yy’ın sonuna; Harvard Üniversitesi’ne gitmemiz gerekecek. Yüzyılın ortasından itibaren Amerikan üniversitelerinin edebiyat bölümlerinde başlayan “müfredat ve eğitim tarzının faydasız ve uzmanlaşmaya aşırı odaklı olduğu tartışmaları” yeni bir yapılanmayı doğurur. Birinci Dünya Savaşı yılları ve sonrasında ABD’li çocuklarda ve gençlerde öğretmenleri tarafından belirgin bir içe kapanış gözlemlendiğinden; bu ders, çocukların kendilerini ifade etme yollarını geliştirmek ve kompozisyon dersleri haricinde öğrencilerin edebiyat bölümlerine ilgisini artırmak amacıyla ilk ve orta öğretim düzeylerinde de yaratıcı yazma dersleri açılır. Bu kendini ifade etme sorunsalı zaman içinde ortadan kalksa bile, ABD ile Rusya arasında yaşanan soğuk savaş ortamından dolayı dersler devam eder. Piyasada geçerli olan anlatım, kurmaca ve kurgu biçimlerini de kapsayan bir müfredata sahip olduğundan savaş sonrası bu dersler kalıcı hale gelir ve özellikle de yazma dersini yazarların veriyor olmasıyla dikkat çeker.
Yaratıcı yazarlık edimi, özellikle hayalgücü ile iç içe bir formdur denilebilir. Yaratıcı yazarlık ediminde kişinin psikolojik mekanizmaları söz konusu olduğundan; yazardan iç görü beklenir. Yaratıcı yazarlık ediminde yazar; dış dünyayı metinselleştirirken kendi kişisel tarihini ve deneyimlerini merkeze alır. Bu deneyimler ışığında, kendi kişisel algısı bağlamında imgeleminde oluşan dünyayı kurar. Yaratıcı Yazar; çeşitli zaman dilimlerindeki zihinsel izlenimlerini bir bilinçlilik düzeyinde anlatır. Yaratıcı Yazarlıkta olaylardan çok izlenimlere, bedenden çok ruha, genişlemek/çoğaltmaktan çok derinliğe, yaşantı zenginliğinden çok deneyimlere önem verilir. Kişisel deneyimlerini aktarırken yaratıcı yazının yazardan beklediği, öncelikle yazarının dilsel derinliğidir. Anlam, dilin kullanım biçimi bağlamında derinleşip, çoğalarak farklı anlam boyutlarına geçer, gerçeklikten gerçeküstüne evrilir. Yazar, olayları değil, o olayların kendisi psikolojisindeki karşılığını, yarattığı çağrışımları ve duyguları aktarır. Yaratıcı Yazarlık ediminde yaşananlar, duygular, izlenimler, bir düş atmosferi hâlinde anlatıldığından okur şiirsel bir ritme ulaşmaktadır. Yazar hep geri planda, silik ve belirsizdir; çünkü onun peşinde olduğu şey “gösterme” ve şiirselliktir. “Ne Biliyorsan Onu Yaz, Anlatma Göster, Kendi Sesini Bul” Yaratıcı Yazarlık disiplininin ana hedefleri olarak karşımıza çıkar. Ne Biliyorsan Onu Yaz şiarıyla vurgulanan, “hayalgücü”nü de içine alacak şekilde, otobiyografik yazımdır. Modernizmin kişisel “tarz” yaratmaya verdiği de­ğer ile ortaya çıkan bu ilke, birinci kişi anlatım egzersizine dönüşür (Ben Anlatıcı). Anlatma Göster; sözcüklerde ekonomi, yoğunluk, imgesel anlatım ve ritmi vurgular. Kendi Sesini bul ise dil yetisi ve özgünlüğe işaret eder.
Yukarıda Yaratıcı Yazarlık Edimi bağlamında altını çizdiğim özelliklerin Bilinçakışı tekniğinin de özellikleri olduğu fark edilecektir. Modernist hareketin düzyazıda bilinç akımı ile temsil edildiğini söylemek mümkünken, Yaratıcı Yazarlık formu için de aynı yargıda bulunulur. Bilinç akımı modern insanın yeni konumu yansıtmada bir araç olarak karşımıza çıkar. Yaratıcı Yazarlık edimi; modern insanın içe dönük suskunluğunu kırmanın güçlü bir aracı olmaya başlamış, modern ve postmodern zamanlarda bireyin örselenmiş ruhunun sesi olmuştur diyebiliriz. Günümüz insanının yaşadığı kaotik ortamın, bilinçte yarattığı gelgitlerin bir anlamda dışavurumuna imkan tanıyan bu form, hız çağının, zaman algısının yarattığı tahribatın ifadesi, psikolojik derinliklerin yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. Önemli yazarlarından birisi ise İtalo Calvino’dur.

Değişen Yazar imgesi

Değişen yazar imgesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Eylem ve kurgu ilişkisinin değişimi yazar imgesinin de değişimini getirdi. Yüzlerce yıl içinde oluşmuş yazar imgesi, yani masasına tek başına oturup, elindeki kuştüyü kalemle yazısını yazan yalnız yazar imgesi; XX. yüzyıl itibariyle, tamamen yeni bir yazar imgesine; daktilosunun rulosundan kâğıdı hırsla çekip, fırlatıp atan yazar imge­sine dönüşmüştü. Daha sonra ise; bu yalnızlığın çoğulluğa evrildiği bir imge oluştu. Yapıtının biten bölümlerini yayıncısına teslim eden, yayıncısıyla eserin sonraki bölümleri hakkında tartışan, yaptıkları sözleşme gereği eserini belirlenen tarihe “yetiştirmesi” gereken, anlaşma yaptığı menajeriyle eserlerinin başka dillere çevrilmesi konularında fikir alışverişinde bulunan, bir sonraki eserindeki aşk ya da macera bölümlerinin dozu üzerine pazarlık yapan, kitabının satışı üzerinden başarısı ölçülen ve kendisinin de bu yolla başarısını ölçtüğü; yayıncısı, editörü, menajeri ve okuruyla birlikte masaya oturan ve bundan sonra yazılacaklarını tartışan birçok işlev daha giyinmiş bir yazar imgesiyle karşı karşıyayız. Diğer taraftan ise 1960’larda kaleme aldığı “Yazarın Ölümü” makalesinde Ronald Barthes, Nietsche’nin Hristiyan otoritesinin son bulduğuna dair “Tanrı Öldü” söylemini Yazarın Ölümü söylemi üzerinden kuruyor; makalesinde herhangi bir metnin gerçek yazarının aslında onu zihninde yeniden inşa eden okur olduğunu savunuyordu. Yazarın amaçlarına ya da metnin somut gerçeklikle ilişkisine odaklanarak değil, eseri alımlayanın tepkilerini merkeze alarak yeni bir düzen ilkesi öneren Barthes, geleneksel yaklaşımı tersine çevirmiş, o güne kadar yazara atfedilen bu işlevi okura yüklemiştir. Daha sonraları “Yazar Nedir” adlı makalesinde Foucault, yazar ile ölüm arasındaki ilişkiden bahsederek, bu ilişkinin yazan öznenin bireysel özelliklerinin silinmesiyle dışa vurulduğunu bu yüzden de yazar kişisinin yazı oyunundaki ölü adam rolünü oynaması gerektiğini söyleyecekti. Yazar kişisini reddeden Foucoult; “yazar kavramı yerine yazarın kayboluşuyla boşalan alana “yazar işlevi”ni yerleştirir ve bu işlevin belli bir anonimlik içinde gelişeceği öngörüsünde bulunurken; bugünkü sanal dünyayı ve internetteki yazı-yazar formunu işaret ediyor gibidir. Gerçekten de artık herkes bir şekilde yazar olmuş, bloglar, köşeler yazmaya başlamış, böylelikle yazı ve yazar da çok zaman anonimleşmiştir.

Var olan eğitim düzeyimiz, yazar olma bir yana okur olmamız açısından bize olanak sunuyor mu?
Yani fazla zorlanmadan cevaplayabileceğim bir soru.. Hepimizin cevabı aynı olacaktır sanırım. Tabii ki hayır. Eğitim alırken maalesef iyi okur olmanın gerekleri üzerinde fazla durulmuyor. Okumanın insana “ne yaptığı” üzerine düşünülmüyor. Merkezde daha farklı odaklar var hep. O yüzden de bırakın yazar olmayı iyi bir okur olmanın olanakları sunulmuyor topluma. Doğru yönlendirilmiyoruz ve eğitim düzeyi yüksek bir toplum değiliz. Kültürel süreçler de cabası. Sözlü kültür üzerinden şekillenen bir toplumuz. İçinde yaşadığımız Teknopoli çağında hala öyle kaldığımızı söyleyemesek de ağır yansımalarını görüyoruz bireyde. Kurumsal çabaların yetersizliği ya da umursamazlığı bu sorunsalı daha da büyütüyor; hem yazıyla hem de okuma edimiyle bireyin arasındaki mesafeyi açıyor. Özellikle çocuk bireylerde bu sorunsalın dikkatle ele alınması gerekiyor. Çocuk bireylere hem okuma hem de yazma edimiyle daha yoğun bir biçimde ilgilenmeleri için imkanlar tanınmalı.

Sayın Sabri Şenol, önemli bir alana dikkat çektiniz. Bu anlamda çocuklara dönük ne gibi çalışmalar gerçekleştirilebilir?
Dersler, kurslar, sorumluluklar. Teknolojik Çağ ve Sanal dünya “Çocukluğun Yitimini her geçen gün daha çok hızlandırıyor. Kitap ve yazının büyülü dünyasıyla tanışan, bu dünyaya daha fazla alışkın olan çocukların bu yitimden daha az etkilendikleri muhakkak. Çocuklar ve velilerinin dans, spor, resim, müzik ve tiyatro dallarına yoğun ilgi duyduklarını görüyoruz. Ama çocukların yazıyla ilişkilerini geliştirmek, özellikle kurmaca yetisi ve hikaye anlatma becerilerini geliştirmek de çok önemli. Motor becerileri gelişirken, bilişsel yetilerinin de tetiklenmesi, imgesel dünyalarının sürekli harekete geçirilmesi, bu dünyalar üzerine düşünülmesi önemli. Çocukların olguları organize etme becerilerini geliştiren yazı ve kurmaca; aynı zamanda kendi iç dünyalarında gizledikleri çatışmaları dışa vurarak aşma becerisinin gelişimine de imkan tanımakta. Bu yüzden çocuk bireyler ve yazı ilişkisini geliştirmek önem arz etmekte. Benim için çocuk bireyler ve yazı ilişkisi iktisadi aklın dışına atılan bir adım olarak öne çıkmakta. Yazı; aynı zamanda çocuk ve vicdan ilişkisini doğru kurabilmenin de önemli bir basamağı diye düşünüyorum. Ağustos Böceği ve Karınca Hikayesi artık farklı yazılmalı ve farklı anlatılmalı. İktisadi aklın öngördüğü biçimde karınca komşusunu ölüme terk etmek yerine, onunla yiyeceğini paylaşmalı. Bu yüzden de çocuk ve yazı ilişkisini ebeveynlerin göz ardı etmemesini, eğitim kurumlarının da çocuk ve yazı ya da kurmaca ilişkisini önemsemeleri gerektiğini düşünmekteyim.

“Biz kimseyi yazar yapmıyoruz!”

Bu tür atölye çalışmalarına gelenler kendilerini yazar olarak görmeli mi? Ya da bu tür eğitimden amaç ne olmalı?
İlk dersimden itibaren şunu söylüyorum katılımcılara. Biz kimseyi yazar yapmıyoruz. Benim ne böyle bir gücüm ne de yetim var. Ben sadece bir süreci paylaşıyorum sizlerle. Aslolan süreçtir benim gözümde. Sonuç değil. Yazı ile hemhal olma süreci. İçe bakma süreci. Bu anlamda ben William Faulkner’den yanayım. Yazar olma konusu açıldığında; “Yazar olmayın, yazının kendisi olun.”der. Bilincin gizli odalarına, zihnin tozlu raflarına doğru yönelme ve bu çetrefilli alana derinlemesine odaklanma sürecinde onlarla oluyorum. Bilgim, becerim kadar yazının büyülü çeperlerine ulaşmalarına yardım etmeye çalışıyorum. Ama kimseyi bir “Yazar” yapamam. Özgün, kişisel bir hikayenin açığa çıkmasına; yazılmasına önayak oluyorum. Yol gösteriyorum. Yazar demek mümkün mü her yazana? Tabii ki hayır…Ne yazdığın, nasıl yazdığın, eni uzunu önemli yani. Ha, bu atölyeler neye yarıyorlar? Bir kere öncelikle iyi bir okur olmaya yardımcı oluyorlar. Yazarken kendilerini daha iyi ifade etmelerini sağlıyorlar. Hayal kurmanın, kurmaca dünyalar içinde yaşamanın hazzını daha ciddi bir biçimde hissediyorlar.

İyi yazar olmak için neler gerekiyor?

Yazar olmak için yaşanmışlık ve düş gücü yeterli mi? İyi bir yazar olmak için donanım nasıl olmalı?
Faulkner; yazma eyleminin ön koşulu olarak üçlü bir formül öneriyordu. Deneyim, Hayalgücü ve Gözlem… Hatta herhangi ikisinin olması bile yeterlidir onun için. Yazar başka şeylerle de beslenmeli tabii. Farklı alanlardan, farklı kültürlerden kitaplar okumak, bunlar üzerine düşünmek önemli. Sinemadan, tiyatrodan, bilimden uzağa düşmemek, yabancı dil bilmek, seyahat etmek, hayatın içine karışmak; bir yazarı ya da yazar adayını donanımlı kılacaktır. Bir de merak. Merak güdüsünü her zaman canlı tutmak, ilginç olana duyarlı olmak ve empati kurabilmek iyi bir yazarın olmazsa olmaz donanımlarındandır diye düşünüyorum.

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*